Hoşgeldiniz sevgili okurlar, bugünkü yazımız bir kitap incelemesi. Kütüphanede ismiyle dikkatimi çekip heyecandan iki günde bitirdiğim kitabım; Yalnızlık Doktorası.
Kitabın şarkısı ise Ali Barokas'tan: Yalnızlık Kanında Var
Kitabın yalnızlığı ele alma biçimi oldukça ilham verici, bazıları için biraz iddialı. Halit Ziya'nın tüm o İstanbul sosyetesini bırakıp ücra bir Ermeni köyüne taşınırken söylediği sözü kitabın ilk bölümüne koymuş yazarımız:
"Yalnızlık bir mahrumiyet değil, lükstür."
Ancak yazarın altını çizdiği yalnızlık, tercih edilmiş bir yalnızlık. Bilinç düzeyini arttıran, hayata daha berrak bir zihinle bakmamızı sağlayan, dünyanın her köşesinin bizim olma hürriyetini bize tanıyan türden bir yalnızlık, bunu aklımızdan çıkarmayalım. Bir yalnızlık güzellemesi de değil yanlış anlaşılmasın, yalnızlık güzellenmeye ihtiyaç duymaz çünkü. Hele de yalnızlığın paylaşılmaz köklü bir ağaç olup içinizde serpildiğini bilirseniz. Sizin suladığınız, başka insanların uzak bahçelerden tanıklık ettiği. Bir Türkçe deyiş vardır; "Uyurken aynı yastığı paylaşsak da aynı düşünceleri paylaşmayız." Ancak hayatınızda birinin olması yalnızlığın o köklü varlığını yanılsamaya uğratır: Sevgili okur, yalnızlığını kimseyle paylaşamazsın. Yanında birinin olması anlaşılma beklentisini beraberinde getirir ve artık o dürüst yalnızlığın imajı bulanıklaşır. Artık iki kişiliktir, yalnızlığın bölünmez, çoğalır.
Sahiden de hayatınıza biri girdiğinde denklem çoğu zaman zorlaşır. Peşinden sürükler insan insanı, ve aşk buna değer sanırız. Öyle de değil midir, öyle de büyümez miyiz? Aşktan kutsalı yok sanmaz mıyız belli yaşlarda, varlığımız onun icrasında anlam bulmaz mı? İşte tam da burada uyarıyor yazar bizi, aşkın en eski esaret zincirlerinden biri olduğunu anlatır. Genç seyyah bir gün gezerken tarlada genç bir çobanla karşılaşır. Ona gördüğü gezdiği dünyayı anlatır. Gözleri heyecanla parlayan çobana "Sen de gel benimle!" der, çobanın yüzü düşer. "Gelemem." der, "Sevdiğim kızla evlenmek için sürünün yarısını satacağım. Nasıl gideyim oralara, ben burada mutluyum." Bu kıssayı bize aktaran seyyah 71 yıllık ömründe 10 cilt kaleme alan Evliya Çelebi'dir. Bu kıssayı ise neden anlatır bilinmez. Gittiği yerlerde ona sunulan eşleri, denk geldiği aşkları da bilince, en başta sözüne ettiğimiz "seçilmiş yalnızlık" ancak ve ancak bu olmalıdır. Aşktan köşe bucak kaçmasının sebebi aşkın bileklerine ve ruhuna vuracağı bu ağır zincirleri anlamasıdır.
Başka beklentilerin olabilir hayattan, köyündeki çoban gibi fazlasını bildiğin dünyaların merakı içini yakmayabilir. Bir eş, seni yalnızlığın acılarından alıyor ve sen kurduğun bu küçük düzene fazlasıyla alışmak, kök salmak istiyor olabilirsin. Ama bazı bedellerin ödenmesi gerekir. Bugün biliyoruz ki görülme ihtiyacı ile sevilme ihtiyacı birbirinden son derece farklı. İşte bazıları için görülmek; hayatı yaşanmış kılmanın ispatı. En büyük düşünürler, en ünlü filozoflar, hepsi yalnızlığını kucaklamış insanlardır. Ruhunu ve düşüncelerini olgunlaştıran şey aşk değil, yalnızlıktır.
Kitabın ilerleyen bölümlerinde yazar Platon'un Mağara Alegorisi ile açıklar yalnızlığı. Bir kaşif olmak isteyen öğrenci Pytheas başka ülkelere, başka topraklara gitmeyi ve yeni şeyler keşfetmeyi ister. Ancak ailesi, evlenme vakti gelmiş bu genç kaşifi kendi ticari geleneklerini sürdürmek ve evlenmek üzere zorlamaktadır. Platon ona der ki;
-Sen dışarıda aydınlık, parlak yepyeni bir dünya keşfettin. Mağaraya dönüp onları aydınlatmak istesen de nafile, onlar gölgelerden korkmaya ve dış dünya hakkında ileri geri konuşmaya devam edecekler. Sen ise onlar için artık bir delisin, bir delinin peşine düşmeyecekler.
"Peki ne yapmalıyım?" diye sorar genç kaşif, cevap Platon için basittir:
-Bir kez bu manzaranın büyüsüne kapıldıktan sonra geri dönüp o karanlık mağarada yaşamaya katlanabilir misin? Öyleyse yalnızlığını kabullenmek zorundasın çünkü mağaradaki dostlarının hiçbiri seninle bu güzel denizlere yelken açmaya gelmeyecek. Mahkum oldukları karanlıktan kaçan ve aydınlıklarını arayan insanların ödemesi gereken bedel; yalnızlıktır.
Toplumun bizleri daha kolay kontrol edebilmesi üzerine icat edilmiş "evlilik-birliktelik" kuramına göre ne kadar çok şeye bağlı/bağımlı olursanız, sizi kontrol etmek de bir o kadar kolaylaşır. Dolayısıyla o kötülenen yalnız imgenin, o mağarada ya da dağın tepesindeki tekilliği, büyük bir tehdittir. Burada kadınlar için ayrı bir zarurilik vardır, biri ile birlikte olmanız genellikle o "eril"in tahakküm sınırlarına bağlı kalmayı gerektirir. Unutmayalım ki kadınların kendi hayatlarını seçmeleri ve diledikleri gibi yaşıyor olmaları (ki hala her toplum ve kadın için geçerli bile değilken) son yüz yılın meselesidir. Dolayısıyla aşk, biz kadınların en duygusal ihtiyaçlarını hedef alan, mükkemmel bir kontrol mekanizması sağlayan usta bir manipülasyon tekniğidir. Çok usta tasarlanmıştır çünkü kadın sevdiği adam uğruna yaşadığı şehri terk etmeli, onun gündelik ihtiyaçlarını karşılamalı ve hazırsanız en can alıcı kısmı: tüm bunları "kendi isteği" ile yapmalıdır. Böyle konuştuğumda erkeklerden nefret etttiğim gibi sığ bir anlayış anlaşılmasın lütfen, bu bir toplum baskısıdır ve içerisinde kadın erkek hepimiz varız. Çünkü kadın doğası -doğurma kabiliyeti- gereği kendisini ansızın kırılgan bir halka olarak bulabilir. Virginia Woolf' zamanında erkek egemen dünyada varlığını meşru bir zeminde var etmeyi böyle başarmıştı: "Kadınlığa hiç yakışmayan şeyler yaparak."
Kendine Ait Bir Oda'da söylediği gibi;
"Para kazanın, kendinize ait bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!"
Dolayısıyla yalnızlığıyla barışmak, erkeklerden önce kadınların üzerine daha çok eğilmesi gereken iç gıcıklayan bir meseledir. Ancak cinsiyete ilişkin detayları burada bitireyim ve kitabın son kısmına geleyim.
Yazar kitabın sonlarında yalnızlığı aşk ile ilişkilendirir ve "Sahi bir aşk, gerçek bir yalnızlık gerektirir. Bu ikisi birbirine sıkı sıkıya bağlıdır" der. Yalnız insan kendini dinlemeyi öğrendiğinden, karşısındakini de dinlemeyi bilir der. Ancak burada bir ek yorum olarak tekillik ile yalnızlığı asla birbirine karıştırmamız gerekiyor, altını çizmek isterim. "İki kişinin birbirlerinin yalnızlıklarını ve benliklerini hiçbir çıkar olmaksızın koruyabilmesidir." diyor sevgili Cem Şancı aşk için. Ayrıca bilinçli bir yalnızlık, kendini sevmek değil kendi ile dost olmayı gerektirir. Bu narsizme değil öz sevgiye giden ilk adımdır. (Detaylı açıklama için William Schmitz- Kendiyle Dost olmak) Dolayısıyla kendiyle dost olanın dünya ile, aşığı ile de dost olması bu şekilde mümkündür. Yalnızlığınızı tanımak için ise bazı ipuçları iliştirmiş yazarımız; Sanat ve Seyahat. Her gün yeni bir şarkı keşfedin diyor, fırsat buldukça seyahat edin, yeni tiyatrolar veya filmler izleyin, ama bunları yalnız yapın. Bakın bakalım bu yeni keşfinizle şimdi nasıl birisiniz?
Kendini bilmeyen, ötekini bilebilir mi?
Çok sarıldım.