Thursday, 27 November 2025

Yalnızlık Doktorası - Cem Şancı

Hoşgeldiniz sevgili okurlar, bugünkü yazımız bir kitap incelemesi. Kütüphanede ismiyle dikkatimi çekip heyecandan iki günde bitirdiğim kitabım; Yalnızlık Doktorası.

Kitabın şarkısı ise Ali Barokas'tan: Yalnızlık Kanında Var

Kitabın yalnızlığı ele alma biçimi oldukça ilham verici, bazıları için biraz iddialı. Halit Ziya'nın tüm o İstanbul sosyetesini bırakıp ücra bir Ermeni köyüne taşınırken söylediği sözü kitabın ilk bölümüne koymuş yazarımız:

"Yalnızlık bir mahrumiyet değil, lükstür."

Ancak yazarın altını çizdiği yalnızlık, tercih edilmiş bir yalnızlık. Bilinç düzeyini arttıran, hayata daha berrak bir zihinle bakmamızı sağlayan, dünyanın her köşesinin bizim olma hürriyetini bize tanıyan türden bir yalnızlık, bunu aklımızdan çıkarmayalım. Bir yalnızlık güzellemesi de değil yanlış anlaşılmasın, yalnızlık güzellenmeye ihtiyaç duymaz çünkü. Hele de yalnızlığın paylaşılmaz köklü bir ağaç olup içinizde serpildiğini bilirseniz. Sizin suladığınız, başka insanların uzak bahçelerden tanıklık ettiği. Bir Türkçe deyiş vardır; "Uyurken aynı yastığı paylaşsak da aynı düşünceleri paylaşmayız." Ancak hayatınızda birinin olması yalnızlığın o köklü varlığını yanılsamaya uğratır: Sevgili okur, yalnızlığını kimseyle paylaşamazsın. Yanında birinin olması anlaşılma beklentisini beraberinde getirir ve artık o dürüst yalnızlığın imajı bulanıklaşır. Artık iki kişiliktir, yalnızlığın bölünmez, çoğalır. 

Sahiden de hayatınıza biri girdiğinde denklem çoğu zaman zorlaşır. Peşinden sürükler insan insanı, ve aşk buna değer sanırız. Öyle de değil midir, öyle de büyümez miyiz? Aşktan kutsalı yok sanmaz mıyız belli yaşlarda, varlığımız onun icrasında anlam bulmaz mı? İşte tam da burada uyarıyor yazar bizi, aşkın en eski esaret zincirlerinden biri olduğunu anlatır. Genç seyyah bir gün gezerken tarlada genç bir çobanla karşılaşır. Ona gördüğü gezdiği dünyayı anlatır. Gözleri heyecanla parlayan çobana "Sen de gel benimle!" der, çobanın yüzü düşer. "Gelemem." der, "Sevdiğim kızla evlenmek için sürünün yarısını satacağım. Nasıl gideyim oralara, ben burada mutluyum." Bu kıssayı bize aktaran seyyah 71 yıllık ömründe 10 cilt kaleme alan Evliya Çelebi'dir. Bu kıssayı ise neden anlatır bilinmez. Gittiği yerlerde ona sunulan eşleri, denk geldiği aşkları da bilince, en başta sözüne ettiğimiz "seçilmiş yalnızlık" ancak ve ancak bu olmalıdır. Aşktan köşe bucak kaçmasının sebebi aşkın bileklerine ve ruhuna vuracağı bu ağır zincirleri anlamasıdır.

Başka beklentilerin olabilir hayattan, köyündeki çoban gibi fazlasını bildiğin dünyaların merakı içini yakmayabilir. Bir eş, seni yalnızlığın acılarından alıyor ve sen kurduğun bu küçük düzene fazlasıyla alışmak, kök salmak istiyor olabilirsin. Ama bazı bedellerin ödenmesi gerekir. Bugün biliyoruz ki görülme ihtiyacı ile sevilme ihtiyacı birbirinden son derece farklı. İşte bazıları için görülmek; hayatı yaşanmış kılmanın ispatı. En büyük düşünürler, en ünlü filozoflar, hepsi yalnızlığını kucaklamış insanlardır. Ruhunu ve düşüncelerini olgunlaştıran şey aşk değil, yalnızlıktır. 

Kitabın ilerleyen bölümlerinde yazar Platon'un Mağara Alegorisi ile açıklar yalnızlığı. Bir kaşif olmak isteyen öğrenci Pytheas başka ülkelere, başka topraklara gitmeyi ve yeni şeyler keşfetmeyi ister. Ancak ailesi, evlenme vakti gelmiş bu genç kaşifi kendi ticari geleneklerini sürdürmek ve evlenmek üzere zorlamaktadır. Platon ona der ki;

-Sen dışarıda aydınlık, parlak yepyeni bir dünya keşfettin. Mağaraya dönüp onları aydınlatmak istesen de nafile, onlar gölgelerden korkmaya ve dış dünya hakkında ileri geri konuşmaya devam edecekler. Sen ise onlar için artık bir delisin, bir delinin peşine düşmeyecekler. 

"Peki ne yapmalıyım?" diye sorar genç kaşif, cevap Platon için basittir:

-Bir kez bu manzaranın büyüsüne kapıldıktan sonra geri dönüp o karanlık mağarada yaşamaya katlanabilir misin? Öyleyse yalnızlığını kabullenmek zorundasın çünkü mağaradaki dostlarının hiçbiri seninle bu güzel denizlere yelken açmaya gelmeyecek. Mahkum oldukları karanlıktan kaçan ve aydınlıklarını arayan insanların ödemesi gereken bedel; yalnızlıktır.

Toplumun bizleri daha kolay kontrol edebilmesi üzerine icat edilmiş "evlilik-birliktelik" kuramına göre ne kadar çok şeye bağlı/bağımlı olursanız, sizi kontrol etmek de bir o kadar kolaylaşır. Dolayısıyla o kötülenen yalnız imgenin, o mağarada ya da dağın tepesindeki tekilliği, büyük bir tehdittir. Burada kadınlar için ayrı bir zarurilik vardır, biri ile birlikte olmanız genellikle o "eril"in tahakküm sınırlarına bağlı kalmayı gerektirir. Unutmayalım ki kadınların kendi hayatlarını seçmeleri ve diledikleri gibi yaşıyor olmaları (ki hala her toplum ve kadın için geçerli bile değilken) son yüz yılın meselesidir. Dolayısıyla aşk, biz kadınların en duygusal ihtiyaçlarını hedef alan, mükkemmel bir kontrol mekanizması sağlayan usta bir manipülasyon tekniğidir. Çok usta tasarlanmıştır çünkü kadın sevdiği adam uğruna yaşadığı şehri terk etmeli, onun gündelik ihtiyaçlarını karşılamalı ve hazırsanız en can alıcı kısmı: tüm bunları "kendi isteği" ile yapmalıdır. Böyle konuştuğumda erkeklerden nefret etttiğim gibi sığ bir anlayış anlaşılmasın lütfen, bu bir toplum baskısıdır ve içerisinde kadın erkek hepimiz varız. Çünkü kadın doğası -doğurma kabiliyeti- gereği kendisini ansızın kırılgan bir halka olarak bulabilir. Virginia Woolf' zamanında erkek egemen dünyada varlığını meşru bir zeminde var etmeyi böyle başarmıştı: "Kadınlığa hiç yakışmayan şeyler yaparak."

Kendine Ait Bir Oda'da söylediği gibi;

"Para kazanın, kendinize ait bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!"

Dolayısıyla yalnızlığıyla barışmak, erkeklerden önce kadınların üzerine daha çok eğilmesi gereken iç gıcıklayan bir meseledir. Ancak cinsiyete ilişkin detayları burada bitireyim ve kitabın son kısmına geleyim.

Yazar kitabın sonlarında yalnızlığı aşk ile ilişkilendirir ve "Sahi bir aşk, gerçek bir yalnızlık gerektirir. Bu ikisi birbirine sıkı sıkıya bağlıdır" der. Yalnız insan kendini dinlemeyi öğrendiğinden, karşısındakini de dinlemeyi bilir der. Ancak burada bir ek yorum olarak tekillik ile yalnızlığı asla birbirine karıştırmamız gerekiyor, altını çizmek isterim. "İki kişinin birbirlerinin yalnızlıklarını ve benliklerini hiçbir çıkar olmaksızın koruyabilmesidir." diyor sevgili Cem Şancı aşk için. Ayrıca bilinçli bir yalnızlık, kendini sevmek değil kendi ile dost olmayı gerektirir. Bu narsizme değil öz sevgiye giden ilk adımdır. (Detaylı açıklama için William Schmitz- Kendiyle Dost olmak) Dolayısıyla kendiyle dost olanın dünya ile, aşığı ile de dost olması bu şekilde mümkündür. Yalnızlığınızı tanımak için ise bazı ipuçları iliştirmiş yazarımız; Sanat ve Seyahat. Her gün yeni bir şarkı keşfedin diyor, fırsat buldukça seyahat edin, yeni tiyatrolar veya filmler izleyin, ama bunları yalnız yapın. Bakın bakalım bu yeni keşfinizle şimdi nasıl birisiniz?

Kendini bilmeyen, ötekini bilebilir mi?


Çok sarıldım.

Friday, 21 November 2025

Flörtü Bırakmak

 Güzel bir şarkıyla girizgah yapalım,

Peyk - Derdini Bul feat. Yasin Soyöz

Neler görürdünüz birini sevince hatırlayın efendiler! Ne sitemleri ne sinirleri görünürdü gözünüze. Neler görürdünüz o ölümlünün yüzünde, bazen gelecek on yılları, bazen bir yuvanın ihtimalini. Bir yoldaş hayali zihninizi kemirirdi çünkü. Bakmadınız o aldatıcı gözlüklerin ardından, siz neye ihtiyacınız varsa onu gördünüz o insanda. Ne kadar kabiliyetli olduğuna inandığınız tüm o günleri düşününce, kendini gerçekleştirdi tüm o mesnetsiz inançlarınız. En çelimsiz adamlar dağları yerinden oynatır gibi geldi belki, en donuk en buyurgan kadınlar nasıl neşeli ve çekici, en ayağı eşikte olanlar bir ömür sizinle kalır gibi. Algı gerçekliğindir çünkü. Aldanıyor hissetmedi kimse severken, kendini aldatmak daha meşru gözüktüğünden. Ah biz bu ölümlü insanlar, kaç bucak koşsak da yetişemediğimiz o yerler, ne kadar konuşsak da bir milim yaklaşamadığımız o insanlar. Nasipte kırılacak kalp varmış demek mümkün elbet ancak akıllı olmalı, şimdi çıkar o gözlüklerini, bir bak bakalım aynı mı? 

Çünkü yalnızlıklarımızın kuru gürültüsüne tahammül edemediğimiz o anlarda tanımak istemiyoruz aslında kimseyi. Gelsin ve yalnızca benimle kalsın istiyoruz. En derin yaralarını bilmek istemiyoruz, çocukluktan getirdiği korkuları. Mutlu olmak ve mutlu etmek istiyoruz en düz hesapla. Hayat mutluluklar üzerine inşa edilebilirmiş gibi. Zihin korkularını derliyor ve biz daha da idealize etmek için vakit geçiriyoruz bu yeni yalnızlık yoldaşlarıyla. Kendi yalnızlığına o kadar tahammül edemiyorsun ki birinin o yalnızlığı bir nebze de olsa azaltacak olması ihtimali cezbediyor seni. Flört, birini tanımak için yaptığımız bir şey değil, yalnızlığımızı unutmak için yaptığımız bir şey. Çok kaygan bir zeminde bir vakit öldürme eylemi, tarafların birbirinden hiçbir hak iddia edemediği. Ancak o biraz olsun örttüğü yalnızlık, biraz seratoninin verdiği hazla aslında yeni nesil bir bağımlılık. Senden ayrı birinin kim olduğunu ve onunla uyumlanmaya iliskin bir istek değil. Geçim değil. Geçinmeye gönüllü değiliz hiç birimiz, öyle olsak bu kadar flört etmeyiz. Geçinmeye gönlü olmak bir uyumlanma işi çünkü, bizse bize en uyumlu zannettiğimizin, zihnimizdeki ideale en yakın olan şeklin peşindeyiz. Bu süreçte önemli olan dürüst olmak değildir, etik davranmak değil. Tek mesele seçimi kazanmaktır ve kazanmak yolunda yapılan her şey de mübah. Çünkü flört doğası gereği bir siyasi seçimden farksızdır. O büyük vaatler, yapılan tüm o gösterişli şovların ardından siz tamam olduğunuzda yaralarınızı ilk gösterdiğiniz anda "Bir enkaz devraldık."a döner. Hizmet ehli "Biz sadece iktidara değil, millete talibiz!" diyen adamların koltuk sevdasından başka bir şey değil. Böyle bakmak çok komikleştiriyor tüm bu flört zırvalarını. Apolitik insanlar neden flört eder hiç anlamam. Koca ülke ve teşkilatların inandıramadığı zihinlerin kör topal sırf yalnızlığını örtmek pahasına girdiği ucuz işler.

Hayatta neyi öğrenmeniz gerekiyorsa, neye ihtiyacınız varsa hayat onu size çeker. Halihazırda kim olduğunu bilmeyen insanlar ve yüzeysel tamponlar. Oysa yarayı tedavi etmek önce onu açmak ve anlamak ister. Kendi yaranı bilmeden, acılarını bilmeden, benim karakterimde bu var ve bunu seninle sarmak istiyorum diyemeden hangi yalnızlığı paylaşabilir ki insan? Eskittiği bedenlerden nasıl şifa bekler? Koru kendini, kendini bilmeyenlerden. Bazı coğrafyalarda öyle tehlikeli ihtimaller var ki, erkeklerden hoşlandığını daha kendine bile itiraf edemeyen adamlar, geçmişinden utanıp yalanlarını yağ balla sarıp sarmalayan kadınlar, sevmediği o hayatının içinde kendini gün gün yiyip bitiren ve daha bunu değiştirme cesaretini kendinde bulamayanlar. Bu insanlar bayır aşağı bırakılmış kamyonlar gibi, neye veya kime çarpacağı belirsizler. Eğer yalnızlığınızı sevmezseniz öyle bir kazaya kurban gitmeniz mümkün çünkü. Yalnızlığı susturmak için yola atlamaktan farksızlar, inanın o kurmaca yalanlara bulanmış flört aldatmacası farksız bundan. Durakta bekle sen, yolu izle uzun uzun. Kendini anlamayan beni anlar mı de? Daha kim olduğunu bilmeyen biri, benim inşa ettiğim bu benliği bugüne kadar taşıdığım yükleri, bu sancıları anlar mı? 

Gördüm ki yalnız kalmayı sevmeyenler, kendine tahammül edemeyenlerdi. Kendine bile itiraf edemediği şeyleri halı altı edenler. O erişilmez ulaşılmaz kimliklerinin altında korkular var, yüzleşmeye ve belki çözmeye cesaret edemedikleri. Koru kendini, ruhunu ve bedenini.

Bu yazı sigara alkol ve flörtü neden bırakmanız gerektiğine ilişkin kendini bilmiş birinin öylece salladığı üç beş satırdır. Biraz şakalı benzetmeler biraz aşırılıklarıyla teşbihte hata olmaz zaten buna vakıfsınız, siz beni anladınız; apolitik kalın canlarım.

Çok sarıldım.

Wednesday, 19 November 2025

Yaş Aldığını Nasıl Anlarsın?

Bugün edebi bir dille kendi yaşlanma deneyimimi anlatacağım; nasıl yaş aldığımı. En başta küçük bir not düşelim, yaş'tan kasıt zaman değildir, yalnızca sayılar değildir. Çünkü ne derler bilirsiniz; 

Zaman armutları olgunlaştırır, insanları değil.

Ben yaş aldığımı kendi kendime düşündüğüm anlarda keşfediyorum. Koşarken artık bileğimi daha sık burkmamdan anlıyorum, saçlarımın dökülmesinden biraz. Eskiden eforsuzca sahip olduğum o neşeye bugün çabayla erişmemden. Böyle dediğimde depresyondan ayırt edilmez oluyor özür diliyorum, ama bundan çok daha fazlası var. O cehalet dolu saçtığın enerjin yerini akıllı bir otokontrole bırakıyor, yani ben bunu deneyimliyorum. Toleransım azalıyor evet ama o hemen parlayabilen yapım öfkeleri daha küçük harflerle ifade edebiliyor artık. Terk edildiğimde, hayal kırıklığına uğradığım anlarda bağırmak yerine susmayı öğreniyorum. Alışmayı öğreniyorum; kaybetmeyi ve kazanmayı. Bunu defalarca tekrar etmiş olmanın, binlerce günün ardından içimde geleceğe ilişkin kaygıları kaybetmenin hazzını yaşıyorum. Yaşım otuza yirmiden daha yakın. Daha heyecansız ama daha güvenle yürüyorum yollarımı. "Ne olacak yarın?"'ın anksiyeteleri bitti, "Nereye gidiyor bu hayat?", "O/Bu/Şu olacak mı?" gibi derinliğini kestiremediğim uçurumlardan artık bırakmıyorum aklımı. Kibrini ellerimle sakinleştiriyorum; çünkü hayat, onun üzerinde bir hükmümüz olmadığı için öfkelendiğimiz bir şey esasında. Ona her gece fısıldıyorum; ne kadar değişken hayat, ne de ipe sapa gelmez, cetvele kaleme gelmez baksana. Bundan beş yıl önce, hatta bırak beş yılı bir kaç yıl önce bu günü hayal eder miydin? Edemezdin. Öyleyse neden üzerinde hükmün olmayan o dolu dizgin yılları böyle tutup çekme telaşındasın. At binmeyi çok sevdim, bu işin felsefesini zihnimde oturtmama yardım etti. Siz ne kadar iyi binerseniz binin, atın da bir iradesi var ve onu ne kadar ehlileştirdiğiniz, ona ne kadar çok bindiğinizle değil, onu anlamaya ne kadar mesai verdiğinizle ilgili. Vahşi bir at gibi hayat, yuları elinizde. Onu anlamadan onu kontrol etmeye çalışmak biraz toyluk, biraz ahmaklıkmış.

Seneca kitabında der ki; 

"Yaşamın kısa olmasından yakınanlara rağmen hayat esasında yaşamasını bilen için uzundur. Yaşadığınız anları çıkardığınızda ise bulduğunuz şey hayat değil, yalnızca zamandır."

Böyle bakınca yaşam, içerisinde binlerce tatlı acı ne bulursanız işlediğiniz bir kilim gibi. En acı renklerin de, en parlak günlerin de o deseni var ettiğini bilirseniz, ipe de, ipi verene de kızmazsınız.


Sevgiyle kalın, sevgiyle yaşayın, sevgiyle yaş alın.

Çok sarıldım, çok öptüm.


LP - The One That You Love

LP - Into The Wild

Tuesday, 11 November 2025

Tanrıma şükürler olsun ki Farsça Bilmiyorum

Anlamadan ölmek mümkün,

Tüm o yakarış dolu şarkıları.

Farsça öğrenmeden,

Tınıları yeterince can yakarken,

Sözlerin anlamlarını bilmeden evvel,

O acıları hiç anlamadan,

Ne o yalnızlığı ne de çaresiz aşkı,

Ne uzayan ıssız geceleri,

Ne de terk edilişleri.


Tanrım, Farsça öğrenmeyeceğim hiçbir zaman.

Kalbimi kaç parçaya ayırılardı kim bilir,

Bir de sözlerini duyunca anlar olsam?


Bunlar dinlerken kalbimi sıkıştıran eserler,

Atmayan kalbiniz varsa, tavsiyem:


Shervin Hajipour-Baraye

https://www.youtube.com/watch?v=BKo6DqTU7M8


Behnam Bani-Mahe Asal (Konser versiyonu tavsiye)

https://www.instagram.com/reel/DKxlEYRNfUy/


Erfan Tahmasbi-Khodahafez

https://www.youtube.com/watch?v=UOTCvH-40CQ


Ragheb Alama-Nasini El Donya

https://www.youtube.com/watch?v=RsNyLc7k6QQ


Emel-Holm

https://www.youtube.com/watch?v=d2SNX3bfYKw


Element Band-Soltane Ghalba

https://www.youtube.com/watch?v=76DenBXm3d4


Siavash Ghomayshi-Jazireh

https://www.youtube.com/watch?v=eq4NHCr8PaE




Tuesday, 4 November 2025

Yansımamla

Saçlarına çiçekler takacağım güzel kızım,
Kulaklarına iri inci küpeler,
Çıktığın tüm dar yokuşları,
Denize çıkan bir baht yapacağım.
Ellerinden öpeceğim kirpiklerince çok,
Gözlerinden de öpeceğim,
Gözden öpmek ayrılık getirmez.
Şefkatim hiç üşütmez bir kürk omuzlarında.
Seni yazacağım, seni anlatacağım herkese
En çok da aynaya, aynadaki benliğe.
Zaman avuçlarından akarken ince ince,
Yere bakma, endişelenme.
Sen yürü, ip denk düşecek ayaklarına.
Sen yürü, Güneş doğacak yarınlarına.

Seni şiirlerle seveceğim güzel kızım,
İncitmeden hiçbir acıyan yanını 
Masmavi bir gök vereceğim kızıla boyanmaya yüz tutan,
Gün batarsa da, endişelenme.
Kaç kişilik yalnızlıklar biriktirdin bunca zaman,
Öğrenemedim ki insan susarak eder ne ederse,
Konuşmak bir acemi gayret, yorulmak bilmeyen
Öğreteceğim güzel kızım, 
Ben öğretemezsem de hayat öğretecek bir şekilde.
Kaç hayalin enkazı takılmış boğazına
Kaç geceni yakmış bu toy ağıtların
Hepsinin geçeceği güne uyanıncaya dek,
Acıtacak ve ağrıtacak bu yalnızlık korkuları.

Sana çarşaf denizler alacağım güzel kızım
Kaybolmaktan korkmadığın ufuklar.
İki melek omzunda, ruhunda Tanrı'nla,
Ne gitmek ne kalmak sormayacağım artık sana
Hüzünlü ayrılıklarınla gömeceğim
O narin gönlünü örseleyen ne varsa.
Çok sarılacağım sana.
Kaburgalarından kurtarıp kalbini,
Tüm yollarını ezberleyeceğim onun
Ona giden tüm yollar kutsal unutma.

Yeryüzü senin güzel kızım,
Gördüğün her şey senin bir parçan.
Öperim bileklerinden, ateş gözlerinden.
Yerde biten ot da dalda biten elma da,
Senin artık, şeytanına aldanma.
Yalvarırım şunu sakın unutma
Cennet;
Bir yer değil koşarak varacağın,
Bir alem değil ölünce gideceğin,
Bir hal; Dünya'nda bulacağın.
Hayat nasıl gelirse gelsin,
Ben buradayım.

Saturday, 1 November 2025

Yeni Bir Gün Verin Bana


Yeni bir gün verin bana,

Henüz doğmayan Güneş'ini ve batmamış Ay'ını,

Sırtımda bir yükmüş gibi hissettiren geceyi

Sona erdiren ufak bir kıvılcım.


İnce bir mırıldanma..

Yeni bir şarkı verin bana,

Nakaratı hiç ezberimde olmayacak,

Duyduğumda tınısı canımı acıtmayacak,

Anlamayacağım ne hislerini ne sözlerini,

Öylece çalacak ve duracak.

Yeni bir kitap verin bana,

Altını henüz hiç çizmediğim satırlarla,

Kokusunda mürekkep, heyecan ve isyan,

Yazgımla benzeşmeyecek bir imtihan,

Elleri bana benzeyen yazarlardan...


Yeni bir kent verin bana,

Dün ben kurmuş olayım tüm inancımla,

Sokakları eskimiş olsun, meydanları,

Yeni doğan bebeklerden oluşsun halkı,

Öyle ki herkesin yeni kelimeleri olsun,

İçlerine beni alsınlar,

Ufak ceviz bir tabutta saklasınlar bedenimi.

Ruhum yeni olsun,

Örselenmemiş hayaller ve sevgilerle yoğrulsun,

Kabuğum yalnızlığımı acıtmasın,

Gül diye insanlar; canice saldırmasın,

Saçlarım dökülmesin ve ağarmasın.


Yeni bir hayat verin bana,

Bu kez hoyrat sevişlerde eskitmeden,

El üstü, yastık altı edip küllerimi,

Yeniden var edeceğim kendimi.

Savrulup en güzel kır çiçeklerinin yapraklarına,

Karışıp en bereketli memleketimin topraklarına,

Her gün yeniden öpüşüp günün ilk ışıklarıyla,

Her akşam tekrar tekrar sarılıp yağmurlarla,

Ben eskiteceğim bu sefer, 

Bende eskittiğiniz ne varsa.


Yeter ki yeni bir gün verin bana.