Friday, 26 December 2025

Savaş ve Uyuşma

Merhaba Sevgili Okur,

Son zamanlarda etrafımdaki herkesten duyduğum bir söz bu; "Çok uyuşuğum, hiçbir şey yapamıyorum." Ben de öyle. Vaktimi kontrol edemiyorum. Uyumak zor uyanmak daha zor. İçimi tüketen korkularla sarılı şeffaf bir baloncuğun içine hapsoldum. Cesedi sürümek gibi. "Geldiğim bu yer, olmak istediğim yer mi?", "Sahiden ait miyim?" Diye fısıldıyor içimdeki korkularım. Evim, yani zihnim, sıcak yuvam yeni konfor alanım. Kendini yiyen o yılan gibi kendini yiyor kaygılı düşüncelerim. Ancak bir döngü olmasının aşinalığında, yeni konfor alanım. Bedeli var ama bu en aşina sıcak yuvanın, her şeyin olduğu gibi. Bir savaşın ortasında olup varını yoğunu ortaya koyan bir savaşçı, tüm gücüyle saldırdığı o sert savaşlardan çıkıp evine dönünce; savaş biter sanır. En azından ötekiyle olan cenk bitmiştir. İçinde bölünür, fikirleri çoğalır ve çarpışır. Oysa savaş bitmez. Seni ötekiyle savaştıran ilhamını bul. Seni hevesle yataktan kaldıran o kutsal düşü. Hatırla gardını sapasağlam tutup seni diri tutanı. Sonsuz bir barış uğruna olmalı savaşın, adalet uğruna, aşk uğruna. Kin olmaz, nefret olmaz. Kayboldun güzel sözlerle, asılsız methiyelerle. Seni uyuşturan küçük iğneler, seni durduran. Tanı kendini, ne rehavete sürüklüyorsa bul onu. 

Hayatta birinden, bir evden, bir işten daha önemli bir anlam bul kendine. Bu gri ölçekte seni sarıp sarmalayan bir amaç. Yeni rotalar çiz kendine. Kayboluyorsan vardığın limanlarda, yeterince etraflı çizilmemiştir haritan. Noldu vaktiyle ağladığın savaş çocuklarına? Sustu mu ağıtları, durdu mu savaşlar? Ya memleketin, erdi mi refaha, haykırdın mı tüm bu haksızlıkları. Hadi bıraktım dışarıyı, sen oldun mu artık, erdin mi? Bir ötesi kalmadı mı gideceğin ufukların? Dünya yuvarlak sevdiğim, bizlere bir bitiş olmadığını anlatmak için. Bir sonu yok bu yürümenin. 

Koş biriciğim. Koş, durmadan, yılmadan koş. Kim bu ben? Nereyi doldurur cüssem? Henüz kimseye yetişmezken elim kolun, yorma kendini demek ne de anlamsız, ne de aldatıcı bir teselli olur. Sen değilsin mesele, Dünya büyük senden. Sen rahat yatağında kıvrılırken, sen bu aylaklıkla gençliğini tüketirken kim haykıracak adaleti? Seni susturmak, sindirmek için tüm bu hikayeleri. Adalet yok, düzen yok diyecekler. Kim vurduya gidiyor bu insanlar, bir kaza kurşununa gideceksin sen de diyecekler. Öyleyse daha yüksek sesle haykır: "Bu memleket benim, bu evlatlar benim!"

Bazı geceler buluşurum sevgililerimle. Çok uzak yollardan gelirler... Seneca olur bazen, bazen Aurelius, bazen Mevlana bazen Mustafa Kemal. Bazense ismini bilmediğim eli silahlı askerlere taş atan o Filistinli gençler. Ah can dostlarım, tutun ellerimden. Sarılın bana ve anlatın zor günlerin ne mücadeleler gerektirdiğini. Sıcak evimde, elimde kahvemle düştüğüm dertlerimi hor görün benim. Ah benim canım akıl hocalarım, ne utanç duyuyorsunuzdur ben böyle üç günlük dertlerimle cebelleşirken. Zeynep Hanım şimdi gelsen, kızar mıydın bana? Ne baskı, ne zulüm dolu rejimleri bile kaleminin isyanıyla bastıran sen. 

Payott irade terbiyesinde der ki; "Uyuşukluk zihinde değil, istektedir." Uyuşukluk vakti değil efendiler! Uyuşmamız donmak üzere olduğumuzun göstergesi. Ölüyor emellerimiz, ölüyor içimizdeki ateşimiz. Bu bir yaşam mücadelesidir yoldaşlarım. Ne ufak bir üşenme ne de havanın bulanık olması meselesidir. Ölüyoruz ve üstümüze ince bezler örtüyor sevdiklerimiz. O çaputlar ısıtmaz bizi. Kalk ve koş. Hayatının son günleri belki. Vazifene sarıl diyor Seneca ne vakit dolan gözlerle koşsam ona. Ah can yoldaşlarım benim, çok uzak asırlardan yetişip tutuyorlar ellerimi. Sarılıp sarsıyorlar bedenimi. Kalk kızım, ömrünü yaşanmamış saymamak için!

Sanma ki onurlu olan bu. Bu vazifen. Haksızlığa uğrayan herkes için, Tanrı'nın rahmine ektiği tohum, yüreğine ektiği inanç için! Sıcak yatağında değil bir amaç uğruna ölebil şerefinle. Savaş bitti sanıyorsun, savaş her yerde. Cepheden kaçıp zihnindekiyle savaşıyorsun. Ne düşmanın gerçek ne de savaşın. Aldatma kendini. Yaşamına kendinden aşkın bir anlam bulamayanlar sana küçümseyerek "idealist" diyecekler. Münferit bırakacaklar gözünde koca zaferleri ve büyük kahramanları. Koca tarih onun üzerinden gelmemiş gibi. "Henüz değil." De. Henüz değil. Onlar ellerinin yetiştiği bir avuç insanla gömülürken sen gözünün önüne getir tüm o kahraman adalet neferlerini. 

Koş.
Durmadan koş.
Yılmadan koş.
Koşarken öl bir savaşta, 
Sıcak yatağında yatarken değil.

Çok sarıldım,
Çok öptüm.

Sunday, 14 December 2025

Hayat ve Monizm

Selamlar,

Kitabın ortasından konuşacağımız bir konu ile başbaşayız bugün haftalık yazımızda. Sıfır noktasının olmayışıyla başlayacağız, "yok"luğun gerçek olmadığı ile. Sıfır ile bir'in bir insanın gündelik eylemlerini kolaylaştırma icadı olup hayatta nasıl da hiç çalışmadığı ile. Yokluk, yani hiç'lik, insan için konuşurken üzerine dikkatle yaklaşmamız gereken bir olgu. Var olduğun müddetçe, yaşamda yer bulduğun müddetçe "Var"sındır ve bu varlık zihnin çeperlerine sığmaz ihtimallerin her birini mümkün kılacak kadar geniştir. Siyah ya da beyazın birbirinin tersi değil, yalnızca grinin bir tonu olduğunu düşünmek gibi. İkilikler üzerinden okuduğumuz bu uzun edebiyat geçmişinde insan aklının bir kolaylaştırması ancak özünde yanılsaması. Dini metinlerde daha belirgin gördüğümüz bir durum hali hazırda, cennet ve Tanrı'nın karşısında cehennem ve şeytan, tüm varoluşu da bu çerçevede şekillendiren düalizm. Oysa İslam inancının özünde bu ikilik olmaz, "Allah güzeldir, güzeli sever." Çünkü şeytan, ona verilmiş görevin icracısı bir melektir. Adem'e isyanında Tanrı'nın dengi bir kötülük ilahı olmaz, yalnızca başka bir rolünü oynar. Adem, çeşitli dini kaynaklarda bir ceza'nın takibi ile dünyaya sürgün edilse de aslında "Cennet'ten indirilir." Herkes kendisine biçilmiş rolün devamında, geldiği tek öz'ün(Tanrı'nın) farklı temsilleriyle yer yüzünde dolaşır. Her birimizin yaşamı ve seçimleri, bir spektrumda kendisini var eder ve o varlığın tükenmesine değin o değerler gider, gelir. Hayatı böyle düşününce ne zafer ne kayıp olur, yalnızca yaşam kalır geriye. Nietzsche'nin "Amor Fati"si ile Stoacı felsefenin "Olacak olan doğrudur." önermesinde olduğu gibi. Nedir bu yaşamı tekliğin altında toplama hevesi derseniz, insan geldiği "öz"e öykünmektedir diyebiliriz belki. Marcus Aurelius der ki, "Olan her şey doğrudur.", bu demektir ki olmuş, hali hazırda olan ve olacak olan her şey "aklın yahut doğanın" çevresindedir ve doğrudur. İbn Arabî ise şöyle tarifler;
“Vuku bulan, mümkün olanın en iyisidir.” 

Nietzsche'den İbn Arabî'ye, Stoa'dan Tasavvuf'a uzanan bu uzun omurgada gördüğümüz en hakiki bilgidir bu: "Hayatın doğrusu ya da yanlışı yoktur." İnsan tamamıyla iyi ya da kötü olamaz. İçimde hissettiğim her his, her duygu, kendine meşruiyet kazandıracak sebepler bulur, her birinin de hakkı vardır. Böyle anlatınca her şey denk düşer, küçük bir nüansla. Hayat bana sorarsanız bir varlık yokluk meselesi değil, bir "daha" meselesidir. İleriye yürüdüğünüz ince bir spektrum, bulanıklığı merkezine doğru gittikçe netleşen o tatlı fotoğraf karesi. Hayal edin ki bir sonu yok, hayal edin ki limit yok. 

Yaşama böyle bakınca, bir derece, bir milim bile ilerlesem içimde, çok yol gelmiş olurum. Yolun sonu yok diye, daha başındayım ya da daha başlamadım diyemem. Varlığım, nefesin devir ettiği bu vücut içerisinde oldukça, her hal mümkündür ve ben bunu bilerek yürürüm. O yüzdendir ki "kalp (قلب)" Arapça kökeniyle "sürekli hâl değiştiren, dönüşen şey" demektir. Ruhum bir değişimin esiridir. Yokluktan yalnızca Tanrı var eder, mevcut olan her şey "Var"ın bir dönüşümüdür. Böyleyse en çirkin haller veyahut en büyük günahlar bile iyi olanın içerisinde zerresiyle mevcuttur ve açığa çıkması mümkündür. Bunu bilmek kibrinizden sizi sıyırır. En sefil hallerdeki durumlarınızın, acıyarak ya da kötüleyerek baktığınız o insanların bile o "Var olma spekturumunda" iyi olacağı, hatta ve hatta sizden her konuda "Daha" olacağı ihtimaller mevcuttur. Böyle bakınca kimseyi kınayamazsınız, kimseye öfke duymazsınız, kimseye büyük hayranlıklar beslemez, kimselere tapmazsınız. Milim milim tırmandığım halatımı elimden kaçırabilirim, metrelerce geriye gidebilirim. Ne başı ne de sonu yoksa ipin, neresinde olduğunu nereden bilebilirsin ki? Hayat bir ikilik değil, tekilliğin içindeki "daha", bir belirsizlik meselesidir. Bu yüzden bilgisayarlar 0-1 sistemiyle çalışır ve onlar kesinlik isterken hayat yalnızca o ikisinin arasındaki uzun salınımdır.

Çok sarıldım.


Sunday, 7 December 2025

Cehennem Başkalarıdır

Merhaba Sevgili Okur,

Yazıyı Sarte'nin yazmış olduğu "No Exit (Çıkış Yok)" isimli oyununu izleyip zihnimde yankılandırdıkları üzerine yazıyorum. Oyun fazlaca saykodelik ve bitene kadar da son derece rahatsız hissettiriyor. Oyun bittiğinde eve dönüp "Neyin nesiydi bu?" diyerek Sartre okumaya başladım. Sartre'nin "Cehennem başkalarıdır." sözünü ilk bakışta anlamak zor. Nasıl yani, insan insanın kurdu mudur? Aslında hayır sevgili okur, öyleyse bile Sartre'nin kastettiği bu değil. Oyun öldükten sonra farklı günahları sebebiyle boş bir odada sonsuzluğa mahkum edilen 3 kişi ve diyalogları üzerine. Karakterlerimizin her biri, kendi cehenneminin yaratıcısı. Bu fikir öyle parlak ve keskin ki nefesimi kesiyor düşündükçe. Cehennem tasvirinde fiziksel hiçbir acı yok ona göre, hiç ateş yok işkence aletleri yok. Yalnızca insanlar var. Kendine, kendi zihinleriyle işkence eden insanlar. Oyunda üç ana karakterimiz var; Garcin, Inez ve Estelle. Önce onların karakterlerini bir masaya yatıralım. Garcin korkak bir adam ama en büyük korkusu "bir korkak" olarak anılmak. Onay arayan biri, yaşamı ve ölümü üzerine birinin ona kahraman demesine ekmek ve sudan daha çok ihtiyacı var. Cehennemde, kendisine inanan biri istiyor, korkak olmadığına inanan biri. Inez odaya Garcin'den sonra gelen kadın. Ve Garcin'in celladı, Inez oluyor. Ona bir korkak olduğunu, hayatta hiçbir şey başaramadığını avaz avaz haykırmaktan geri durmuyor. Her biri, birbirini celladı. Ama ellerinde ne silahlar ne bıçaklar var. Sartre’a göre insan kendini kendi gözünden değil, başkalarının gözüyle tanır. Bu gözler sizi kendi zihninde nasıl tanımlıyorsa, varlığınız sınırları da o kadardır. Yani cehennem, kaçamayacağın bir bakışın içinde sıkışmaktır diyor Sartre. Odaya son gelen Estelle, parası için yaşlı bir adamla evlenip, genç aşığından hamile kaldığında bebeği kendi elleriyle öldürmüş bir kadın. Beğenilmek onun için öyle kutsal ki, öyle çekici ve güzel bir kadın; varlığını bir erkeğin onu arzuladığı müddetçe sağlayacağına inanmış. Onun katili ise Garcin, onunla hiç ilgilenmeyerek, onu hiç arzulamayarak ona işkence ediyor. Çünkü Estelle buna muhtaç, kendisine biraz yanaşması için yapamayacağı şey yok. Garcin'in aksine Inez Estelle'i arzulayan bir kadın. Dünyadayken aşık olduğu kadını kocasından ayırıp onunla birlikte olan, adamı da intihara sürükleyecek bir şiddeti gözü kapalı yapan biri. Diğerlerini kontrol eden, keskin bakışın sembolü. Herkesi çözen, manipülatif, duygusal kontrolü elinde tutan biri.

Oyunun en çarpıcı önermesi bu, cehennem bir yer değil bir duygu, belki bir oluş ve siz birini kontrol etmeye çalışırken o iktidarın hırsı ile kendinize işkence edebilirsiniz. Sizi belirsizlikler içerisinde bırakarak ya da sizi yok sayarak gelen birinden hala bir cevap bekleyerek kendinize işkence edebilirsiniz. Arzulanmadığınızda kafanızın içinde varsayımlar kurup kendinizi değersiz hissederek; kendinize işkence edebilirsiniz. Kendinizi birinin bakışına ve algısına teslim etmek, özgürlüğünüzüne yapabileceğiniz en büyük ihanettir ve siz o bakışlara tabi oldukça o cehennemde de ebedi olarak yaşarsınız. Cellat kelimesi de ayrıca önemli bu sebepten, size işkence ettiğini düşündüğünüz insanlar yalnızca hükmün uygulayıcısıdır. Hüküm olmaksızın infaz da olmaz, celladınıza emri veren sizsiniz.


Kişiler, başka bakışlar bizim ilkel aynalarımız. Zamanla bu bağımlı aynaları öyle gerçek sanarız ki kendimi gerçekliğimizden değil yansımamızdan tanımlarız. Ve itiraf etmekten korkarız, gölge yanlarımız her zaman bizimledir ancak biz onları görmekten, göstermekten korkarız. Bu korku zamanla büyür, bizim özgürlüklerimizi ele geçirir. Bir başkasının zihninde makul bir zeminde kalabilmek için verilmiş o savaşın sonucu budur, her yanı örtülmüş ruhun artık tutsaktır.

İşkence çok boyutludur, tıpkı haz gibi. Yansımalarım beni görmediğinde, önemsemediğinde, onaylamadığında acı çekerim, zihnim kendini ona ispat etmenin refleksi ile kendisini değersizleştirir. Nasıl dünyaya geldiğimizde zamanla öğrendiysek her şeyin ismini, suretimizi de aynadan öğreniriz. Kaşım gözümün şeklini bir ayna yeter anlamama, ancak nasıl olduğunu bilmeye gören başka göz gerekir. Sayısız nazar akar üstümüzden, kimisi güzel der kimisi çirkin. İşte bu her bir eşyayı harf harf öğrenen cahil benliğim, en son kendini öğrenir. Başka gözlerin merceklerinde zuhur etmeden de ne denli derin bakabildiğini keşfetmeye muktedirdir. 

İşte sana evde kendi cehennemini yaratmak için gerekli olan malzemeler, her şeyi göz kararı kullanabilirsin ancak gözün bir başkasına ait olması yeterli. 

İlgisine, bakışına, beğenisine bağımlı olduğun biri bulmalısın önce, ya da birileri hiç fark etmez. O seni sevdikçe, sevilir olduğuna ikna olmalısın. Oldukça kolay eski dostum, ev yapımı cehennemin artık hazır. Kafanın içinde mahkumsun artık, çıkış yok. Bir süre sonra kendi iç sesini de başkasının sesi sanacaksın.

Özgürlüğün başkalarının aynalarından geçtikten sonra, kendi göz bebeklerinde gördüğün şey olacaktır. 


Bol şans!

Çok sarıldım.

Thursday, 27 November 2025

Yalnızlık Doktorası - Cem Şancı

Hoşgeldiniz sevgili okurlar, bugünkü yazımız bir kitap incelemesi. Kütüphanede ismiyle dikkatimi çekip heyecandan iki günde bitirdiğim kitabım; Yalnızlık Doktorası.

Kitabın şarkısı ise Ali Barokas'tan: Yalnızlık Kanında Var

Kitabın yalnızlığı ele alma biçimi oldukça ilham verici, bazıları için biraz iddialı. Halit Ziya'nın tüm o İstanbul sosyetesini bırakıp ücra bir Ermeni köyüne taşınırken söylediği sözü kitabın ilk bölümüne koymuş yazarımız:

"Yalnızlık bir mahrumiyet değil, lükstür."

Ancak yazarın altını çizdiği yalnızlık, tercih edilmiş bir yalnızlık. Bilinç düzeyini arttıran, hayata daha berrak bir zihinle bakmamızı sağlayan, dünyanın her köşesinin bizim olma hürriyetini bize tanıyan türden bir yalnızlık, bunu aklımızdan çıkarmayalım. Bir yalnızlık güzellemesi de değil yanlış anlaşılmasın, yalnızlık güzellenmeye ihtiyaç duymaz çünkü. Hele de yalnızlığın paylaşılmaz köklü bir ağaç olup içinizde serpildiğini bilirseniz. Sizin suladığınız, başka insanların uzak bahçelerden tanıklık ettiği. Bir Türkçe deyiş vardır; "Uyurken aynı yastığı paylaşsak da aynı düşünceleri paylaşmayız." Ancak hayatınızda birinin olması yalnızlığın o köklü varlığını yanılsamaya uğratır: Sevgili okur, yalnızlığını kimseyle paylaşamazsın. Yanında birinin olması anlaşılma beklentisini beraberinde getirir ve artık o dürüst yalnızlığın imajı bulanıklaşır. Artık iki kişiliktir, yalnızlığın bölünmez, çoğalır. 

Sahiden de hayatınıza biri girdiğinde denklem çoğu zaman zorlaşır. Peşinden sürükler insan insanı, ve aşk buna değer sanırız. Öyle de değil midir, öyle de büyümez miyiz? Aşktan kutsalı yok sanmaz mıyız belli yaşlarda, varlığımız onun icrasında anlam bulmaz mı? İşte tam da burada uyarıyor yazar bizi, aşkın en eski esaret zincirlerinden biri olduğunu anlatır. Genç seyyah bir gün gezerken tarlada genç bir çobanla karşılaşır. Ona gördüğü gezdiği dünyayı anlatır. Gözleri heyecanla parlayan çobana "Sen de gel benimle!" der, çobanın yüzü düşer. "Gelemem." der, "Sevdiğim kızla evlenmek için sürünün yarısını satacağım. Nasıl gideyim oralara, ben burada mutluyum." Bu kıssayı bize aktaran seyyah 71 yıllık ömründe 10 cilt kaleme alan Evliya Çelebi'dir. Bu kıssayı ise neden anlatır bilinmez. Gittiği yerlerde ona sunulan eşleri, denk geldiği aşkları da bilince, en başta sözüne ettiğimiz "seçilmiş yalnızlık" ancak ve ancak bu olmalıdır. Aşktan köşe bucak kaçmasının sebebi aşkın bileklerine ve ruhuna vuracağı bu ağır zincirleri anlamasıdır.

Başka beklentilerin olabilir hayattan, köyündeki çoban gibi fazlasını bildiğin dünyaların merakı içini yakmayabilir. Bir eş, seni yalnızlığın acılarından alıyor ve sen kurduğun bu küçük düzene fazlasıyla alışmak, kök salmak istiyor olabilirsin. Ama bazı bedellerin ödenmesi gerekir. Bugün biliyoruz ki görülme ihtiyacı ile sevilme ihtiyacı birbirinden son derece farklı. İşte bazıları için görülmek; hayatı yaşanmış kılmanın ispatı. En büyük düşünürler, en ünlü filozoflar, hepsi yalnızlığını kucaklamış insanlardır. Ruhunu ve düşüncelerini olgunlaştıran şey aşk değil, yalnızlıktır. 

Kitabın ilerleyen bölümlerinde yazar Platon'un Mağara Alegorisi ile açıklar yalnızlığı. Bir kaşif olmak isteyen öğrenci Pytheas başka ülkelere, başka topraklara gitmeyi ve yeni şeyler keşfetmeyi ister. Ancak ailesi, evlenme vakti gelmiş bu genç kaşifi kendi ticari geleneklerini sürdürmek ve evlenmek üzere zorlamaktadır. Platon ona der ki;

-Sen dışarıda aydınlık, parlak yepyeni bir dünya keşfettin. Mağaraya dönüp onları aydınlatmak istesen de nafile, onlar gölgelerden korkmaya ve dış dünya hakkında ileri geri konuşmaya devam edecekler. Sen ise onlar için artık bir delisin, bir delinin peşine düşmeyecekler. 

"Peki ne yapmalıyım?" diye sorar genç kaşif, cevap Platon için basittir:

-Bir kez bu manzaranın büyüsüne kapıldıktan sonra geri dönüp o karanlık mağarada yaşamaya katlanabilir misin? Öyleyse yalnızlığını kabullenmek zorundasın çünkü mağaradaki dostlarının hiçbiri seninle bu güzel denizlere yelken açmaya gelmeyecek. Mahkum oldukları karanlıktan kaçan ve aydınlıklarını arayan insanların ödemesi gereken bedel; yalnızlıktır.

Toplumun bizleri daha kolay kontrol edebilmesi üzerine icat edilmiş "evlilik-birliktelik" kuramına göre ne kadar çok şeye bağlı/bağımlı olursanız, sizi kontrol etmek de bir o kadar kolaylaşır. Dolayısıyla o kötülenen yalnız imgenin, o mağarada ya da dağın tepesindeki tekilliği, büyük bir tehdittir. Burada kadınlar için ayrı bir zarurilik vardır, biri ile birlikte olmanız genellikle o "eril"in tahakküm sınırlarına bağlı kalmayı gerektirir. Unutmayalım ki kadınların kendi hayatlarını seçmeleri ve diledikleri gibi yaşıyor olmaları (ki hala her toplum ve kadın için geçerli bile değilken) son yüz yılın meselesidir. Dolayısıyla aşk, biz kadınların en duygusal ihtiyaçlarını hedef alan, mükkemmel bir kontrol mekanizması sağlayan usta bir manipülasyon tekniğidir. Çok usta tasarlanmıştır çünkü kadın sevdiği adam uğruna yaşadığı şehri terk etmeli, onun gündelik ihtiyaçlarını karşılamalı ve hazırsanız en can alıcı kısmı: tüm bunları "kendi isteği" ile yapmalıdır. Böyle konuştuğumda erkeklerden nefret etttiğim gibi sığ bir anlayış anlaşılmasın lütfen, bu bir toplum baskısıdır ve içerisinde kadın erkek hepimiz varız. Çünkü kadın doğası -doğurma kabiliyeti- gereği kendisini ansızın kırılgan bir halka olarak bulabilir. Virginia Woolf' zamanında erkek egemen dünyada varlığını meşru bir zeminde var etmeyi böyle başarmıştı: "Kadınlığa hiç yakışmayan şeyler yaparak."

Kendine Ait Bir Oda'da söylediği gibi;

"Para kazanın, kendinize ait bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!"

Dolayısıyla yalnızlığıyla barışmak, erkeklerden önce kadınların üzerine daha çok eğilmesi gereken iç gıcıklayan bir meseledir. Ancak cinsiyete ilişkin detayları burada bitireyim ve kitabın son kısmına geleyim.

Yazar kitabın sonlarında yalnızlığı aşk ile ilişkilendirir ve "Sahi bir aşk, gerçek bir yalnızlık gerektirir. Bu ikisi birbirine sıkı sıkıya bağlıdır" der. Yalnız insan kendini dinlemeyi öğrendiğinden, karşısındakini de dinlemeyi bilir der. Ancak burada bir ek yorum olarak tekillik ile yalnızlığı asla birbirine karıştırmamız gerekiyor, altını çizmek isterim. "İki kişinin birbirlerinin yalnızlıklarını ve benliklerini hiçbir çıkar olmaksızın koruyabilmesidir." diyor sevgili Cem Şancı aşk için. Ayrıca bilinçli bir yalnızlık, kendini sevmek değil kendi ile dost olmayı gerektirir. Bu narsizme değil öz sevgiye giden ilk adımdır. (Detaylı açıklama için William Schmitz- Kendiyle Dost olmak) Dolayısıyla kendiyle dost olanın dünya ile, aşığı ile de dost olması bu şekilde mümkündür. Yalnızlığınızı tanımak için ise bazı ipuçları iliştirmiş yazarımız; Sanat ve Seyahat. Her gün yeni bir şarkı keşfedin diyor, fırsat buldukça seyahat edin, yeni tiyatrolar veya filmler izleyin, ama bunları yalnız yapın. Bakın bakalım bu yeni keşfinizle şimdi nasıl birisiniz?

Kendini bilmeyen, ötekini bilebilir mi?


Çok sarıldım.

Friday, 21 November 2025

Flörtü Bırakmak

 Güzel bir şarkıyla girizgah yapalım,

Peyk - Derdini Bul feat. Yasin Soyöz

Neler görürdünüz birini sevince hatırlayın efendiler! Ne sitemleri ne sinirleri görünürdü gözünüze. Neler görürdünüz o ölümlünün yüzünde, bazen gelecek on yılları, bazen bir yuvanın ihtimalini. Bir yoldaş hayali zihninizi kemirirdi çünkü. Bakmadınız o aldatıcı gözlüklerin ardından, siz neye ihtiyacınız varsa onu gördünüz o insanda. Ne kadar kabiliyetli olduğuna inandığınız tüm o günleri düşününce, kendini gerçekleştirdi tüm o mesnetsiz inançlarınız. En çelimsiz adamlar dağları yerinden oynatır gibi geldi belki, en donuk en buyurgan kadınlar nasıl neşeli ve çekici, en ayağı eşikte olanlar bir ömür sizinle kalır gibi. Algı gerçekliğindir çünkü. Aldanıyor hissetmedi kimse severken, kendini aldatmak daha meşru gözüktüğünden. Ah biz bu ölümlü insanlar, kaç bucak koşsak da yetişemediğimiz o yerler, ne kadar konuşsak da bir milim yaklaşamadığımız o insanlar. Nasipte kırılacak kalp varmış demek mümkün elbet ancak akıllı olmalı, şimdi çıkar o gözlüklerini, bir bak bakalım aynı mı? 

Çünkü yalnızlıklarımızın kuru gürültüsüne tahammül edemediğimiz o anlarda tanımak istemiyoruz aslında kimseyi. Gelsin ve yalnızca benimle kalsın istiyoruz. En derin yaralarını bilmek istemiyoruz, çocukluktan getirdiği korkuları. Mutlu olmak ve mutlu etmek istiyoruz en düz hesapla. Hayat mutluluklar üzerine inşa edilebilirmiş gibi. Zihin korkularını derliyor ve biz daha da idealize etmek için vakit geçiriyoruz bu yeni yalnızlık yoldaşlarıyla. Kendi yalnızlığına o kadar tahammül edemiyorsun ki birinin o yalnızlığı bir nebze de olsa azaltacak olması ihtimali cezbediyor seni. Flört, birini tanımak için yaptığımız bir şey değil, yalnızlığımızı unutmak için yaptığımız bir şey. Çok kaygan bir zeminde bir vakit öldürme eylemi, tarafların birbirinden hiçbir hak iddia edemediği. Ancak o biraz olsun örttüğü yalnızlık, biraz seratoninin verdiği hazla aslında yeni nesil bir bağımlılık. Senden ayrı birinin kim olduğunu ve onunla uyumlanmaya iliskin bir istek değil. Geçim değil. Geçinmeye gönüllü değiliz hiç birimiz, öyle olsak bu kadar flört etmeyiz. Geçinmeye gönlü olmak bir uyumlanma işi çünkü, bizse bize en uyumlu zannettiğimizin, zihnimizdeki ideale en yakın olan şeklin peşindeyiz. Bu süreçte önemli olan dürüst olmak değildir, etik davranmak değil. Tek mesele seçimi kazanmaktır ve kazanmak yolunda yapılan her şey de mübah. Çünkü flört doğası gereği bir siyasi seçimden farksızdır. O büyük vaatler, yapılan tüm o gösterişli şovların ardından siz tamam olduğunuzda yaralarınızı ilk gösterdiğiniz anda "Bir enkaz devraldık."a döner. Hizmet ehli "Biz sadece iktidara değil, millete talibiz!" diyen adamların koltuk sevdasından başka bir şey değil. Böyle bakmak çok komikleştiriyor tüm bu flört zırvalarını. Apolitik insanlar neden flört eder hiç anlamam. Koca ülke ve teşkilatların inandıramadığı zihinlerin kör topal sırf yalnızlığını örtmek pahasına girdiği ucuz işler.

Hayatta neyi öğrenmeniz gerekiyorsa, neye ihtiyacınız varsa hayat onu size çeker. Halihazırda kim olduğunu bilmeyen insanlar ve yüzeysel tamponlar. Oysa yarayı tedavi etmek önce onu açmak ve anlamak ister. Kendi yaranı bilmeden, acılarını bilmeden, benim karakterimde bu var ve bunu seninle sarmak istiyorum diyemeden hangi yalnızlığı paylaşabilir ki insan? Eskittiği bedenlerden nasıl şifa bekler? Koru kendini, kendini bilmeyenlerden. Bazı coğrafyalarda öyle tehlikeli ihtimaller var ki, erkeklerden hoşlandığını daha kendine bile itiraf edemeyen adamlar, geçmişinden utanıp yalanlarını yağ balla sarıp sarmalayan kadınlar, sevmediği o hayatının içinde kendini gün gün yiyip bitiren ve daha bunu değiştirme cesaretini kendinde bulamayanlar. Bu insanlar bayır aşağı bırakılmış kamyonlar gibi, neye veya kime çarpacağı belirsizler. Eğer yalnızlığınızı sevmezseniz öyle bir kazaya kurban gitmeniz mümkün çünkü. Yalnızlığı susturmak için yola atlamaktan farksızlar, inanın o kurmaca yalanlara bulanmış flört aldatmacası farksız bundan. Durakta bekle sen, yolu izle uzun uzun. Kendini anlamayan beni anlar mı de? Daha kim olduğunu bilmeyen biri, benim inşa ettiğim bu benliği bugüne kadar taşıdığım yükleri, bu sancıları anlar mı? 

Gördüm ki yalnız kalmayı sevmeyenler, kendine tahammül edemeyenlerdi. Kendine bile itiraf edemediği şeyleri halı altı edenler. O erişilmez ulaşılmaz kimliklerinin altında korkular var, yüzleşmeye ve belki çözmeye cesaret edemedikleri. Koru kendini, ruhunu ve bedenini.

Bu yazı sigara alkol ve flörtü neden bırakmanız gerektiğine ilişkin kendini bilmiş birinin öylece salladığı üç beş satırdır. Biraz şakalı benzetmeler biraz aşırılıklarıyla teşbihte hata olmaz zaten buna vakıfsınız, siz beni anladınız; apolitik kalın canlarım.

Çok sarıldım.

Wednesday, 19 November 2025

Yaş Aldığını Nasıl Anlarsın?

Bugün edebi bir dille kendi yaşlanma deneyimimi anlatacağım; nasıl yaş aldığımı. En başta küçük bir not düşelim, yaş'tan kasıt zaman değildir, yalnızca sayılar değildir. Çünkü ne derler bilirsiniz; 

Zaman armutları olgunlaştırır, insanları değil.

Ben yaş aldığımı kendi kendime düşündüğüm anlarda keşfediyorum. Koşarken artık bileğimi daha sık burkmamdan anlıyorum, saçlarımın dökülmesinden biraz. Eskiden eforsuzca sahip olduğum o neşeye bugün çabayla erişmemden. Böyle dediğimde depresyondan ayırt edilmez oluyor özür diliyorum, ama bundan çok daha fazlası var. O cehalet dolu saçtığın enerjin yerini akıllı bir otokontrole bırakıyor, yani ben bunu deneyimliyorum. Toleransım azalıyor evet ama o hemen parlayabilen yapım öfkeleri daha küçük harflerle ifade edebiliyor artık. Terk edildiğimde, hayal kırıklığına uğradığım anlarda bağırmak yerine susmayı öğreniyorum. Alışmayı öğreniyorum; kaybetmeyi ve kazanmayı. Bunu defalarca tekrar etmiş olmanın, binlerce günün ardından içimde geleceğe ilişkin kaygıları kaybetmenin hazzını yaşıyorum. Yaşım otuza yirmiden daha yakın. Daha heyecansız ama daha güvenle yürüyorum yollarımı. "Ne olacak yarın?"'ın anksiyeteleri bitti, "Nereye gidiyor bu hayat?", "O/Bu/Şu olacak mı?" gibi derinliğini kestiremediğim uçurumlardan artık bırakmıyorum aklımı. Kibrini ellerimle sakinleştiriyorum; çünkü hayat, onun üzerinde bir hükmümüz olmadığı için öfkelendiğimiz bir şey esasında. Ona her gece fısıldıyorum; ne kadar değişken hayat, ne de ipe sapa gelmez, cetvele kaleme gelmez baksana. Bundan beş yıl önce, hatta bırak beş yılı bir kaç yıl önce bu günü hayal eder miydin? Edemezdin. Öyleyse neden üzerinde hükmün olmayan o dolu dizgin yılları böyle tutup çekme telaşındasın. At binmeyi çok sevdim, bu işin felsefesini zihnimde oturtmama yardım etti. Siz ne kadar iyi binerseniz binin, atın da bir iradesi var ve onu ne kadar ehlileştirdiğiniz, ona ne kadar çok bindiğinizle değil, onu anlamaya ne kadar mesai verdiğinizle ilgili. Vahşi bir at gibi hayat, yuları elinizde. Onu anlamadan onu kontrol etmeye çalışmak biraz toyluk, biraz ahmaklıkmış.

Seneca kitabında der ki; 

"Yaşamın kısa olmasından yakınanlara rağmen hayat esasında yaşamasını bilen için uzundur. Yaşadığınız anları çıkardığınızda ise bulduğunuz şey hayat değil, yalnızca zamandır."

Böyle bakınca yaşam, içerisinde binlerce tatlı acı ne bulursanız işlediğiniz bir kilim gibi. En acı renklerin de, en parlak günlerin de o deseni var ettiğini bilirseniz, ipe de, ipi verene de kızmazsınız.


Sevgiyle kalın, sevgiyle yaşayın, sevgiyle yaş alın.

Çok sarıldım, çok öptüm.


LP - The One That You Love

LP - Into The Wild

Tuesday, 11 November 2025

Tanrıma şükürler olsun ki Farsça Bilmiyorum

Anlamadan ölmek mümkün,

Tüm o yakarış dolu şarkıları.

Farsça öğrenmeden,

Tınıları yeterince can yakarken,

Sözlerin anlamlarını bilmeden evvel,

O acıları hiç anlamadan,

Ne o yalnızlığı ne de çaresiz aşkı,

Ne uzayan ıssız geceleri,

Ne de terk edilişleri.


Tanrım, Farsça öğrenmeyeceğim hiçbir zaman.

Kalbimi kaç parçaya ayırılardı kim bilir,

Bir de sözlerini duyunca anlar olsam?


Bunlar dinlerken kalbimi sıkıştıran eserler,

Atmayan kalbiniz varsa, tavsiyem:


Shervin Hajipour-Baraye

https://www.youtube.com/watch?v=BKo6DqTU7M8


Behnam Bani-Mahe Asal (Konser versiyonu tavsiye)

https://www.instagram.com/reel/DKxlEYRNfUy/


Erfan Tahmasbi-Khodahafez

https://www.youtube.com/watch?v=UOTCvH-40CQ


Ragheb Alama-Nasini El Donya

https://www.youtube.com/watch?v=RsNyLc7k6QQ


Emel-Holm

https://www.youtube.com/watch?v=d2SNX3bfYKw


Element Band-Soltane Ghalba

https://www.youtube.com/watch?v=76DenBXm3d4


Siavash Ghomayshi-Jazireh

https://www.youtube.com/watch?v=eq4NHCr8PaE




Tuesday, 4 November 2025

Yansımamla

Saçlarına çiçekler takacağım güzel kızım,
Kulaklarına iri inci küpeler,
Çıktığın tüm dar yokuşları,
Denize çıkan bir baht yapacağım.
Ellerinden öpeceğim kirpiklerince çok,
Gözlerinden de öpeceğim,
Gözden öpmek ayrılık getirmez.
Şefkatim hiç üşütmez bir kürk omuzlarında.
Seni yazacağım, seni anlatacağım herkese
En çok da aynaya, aynadaki benliğe.
Zaman avuçlarından akarken ince ince,
Yere bakma, endişelenme.
Sen yürü, ip denk düşecek ayaklarına.
Sen yürü, Güneş doğacak yarınlarına.

Seni şiirlerle seveceğim güzel kızım,
İncitmeden hiçbir acıyan yanını 
Masmavi bir gök vereceğim kızıla boyanmaya yüz tutan,
Gün batarsa da, endişelenme.
Kaç kişilik yalnızlıklar biriktirdin bunca zaman,
Öğrenemedim ki insan susarak eder ne ederse,
Konuşmak bir acemi gayret, yorulmak bilmeyen
Öğreteceğim güzel kızım, 
Ben öğretemezsem de hayat öğretecek bir şekilde.
Kaç hayalin enkazı takılmış boğazına
Kaç geceni yakmış bu toy ağıtların
Hepsinin geçeceği güne uyanıncaya dek,
Acıtacak ve ağrıtacak bu yalnızlık korkuları.

Sana çarşaf denizler alacağım güzel kızım
Kaybolmaktan korkmadığın ufuklar.
İki melek omzunda, ruhunda Tanrı'nla,
Ne gitmek ne kalmak sormayacağım artık sana
Hüzünlü ayrılıklarınla gömeceğim
O narin gönlünü örseleyen ne varsa.
Çok sarılacağım sana.
Kaburgalarından kurtarıp kalbini,
Tüm yollarını ezberleyeceğim onun
Ona giden tüm yollar kutsal unutma.

Yeryüzü senin güzel kızım,
Gördüğün her şey senin bir parçan.
Öperim bileklerinden, ateş gözlerinden.
Yerde biten ot da dalda biten elma da,
Senin artık, şeytanına aldanma.
Yalvarırım şunu sakın unutma
Cennet;
Bir yer değil koşarak varacağın,
Bir alem değil ölünce gideceğin,
Bir hal; Dünya'nda bulacağın.
Hayat nasıl gelirse gelsin,
Ben buradayım.

Saturday, 1 November 2025

Yeni Bir Gün Verin Bana


Yeni bir gün verin bana,

Henüz doğmayan Güneş'ini ve batmamış Ay'ını,

Sırtımda bir yükmüş gibi hissettiren geceyi

Sona erdiren ufak bir kıvılcım.


İnce bir mırıldanma..

Yeni bir şarkı verin bana,

Nakaratı hiç ezberimde olmayacak,

Duyduğumda tınısı canımı acıtmayacak,

Anlamayacağım ne hislerini ne sözlerini,

Öylece çalacak ve duracak.

Yeni bir kitap verin bana,

Altını henüz hiç çizmediğim satırlarla,

Kokusunda mürekkep, heyecan ve isyan,

Yazgımla benzeşmeyecek bir imtihan,

Elleri bana benzeyen yazarlardan...


Yeni bir kent verin bana,

Dün ben kurmuş olayım tüm inancımla,

Sokakları eskimiş olsun, meydanları,

Yeni doğan bebeklerden oluşsun halkı,

Öyle ki herkesin yeni kelimeleri olsun,

İçlerine beni alsınlar,

Ufak ceviz bir tabutta saklasınlar bedenimi.

Ruhum yeni olsun,

Örselenmemiş hayaller ve sevgilerle yoğrulsun,

Kabuğum yalnızlığımı acıtmasın,

Gül diye insanlar; canice saldırmasın,

Saçlarım dökülmesin ve ağarmasın.


Yeni bir hayat verin bana,

Bu kez hoyrat sevişlerde eskitmeden,

El üstü, yastık altı edip küllerimi,

Yeniden var edeceğim kendimi.

Savrulup en güzel kır çiçeklerinin yapraklarına,

Karışıp en bereketli memleketimin topraklarına,

Her gün yeniden öpüşüp günün ilk ışıklarıyla,

Her akşam tekrar tekrar sarılıp yağmurlarla,

Ben eskiteceğim bu sefer, 

Bende eskittiğiniz ne varsa.


Yeter ki yeni bir gün verin bana.




Thursday, 30 October 2025

Trajikomik Maymuncuk

NOT: Bu şiir bu coğrafyanın ortak belleğinde yer eden cinsiyet rollerinin bazılarına sert hicivler içermektedir, herhangi bir cinsiyete değil ataerkil sistemin kırılgan erkeklik egosuna yöneliktir. Dolayısıyla bu zihniyeti pekiştiren ve kadını metalaştıran her türlü fikir ve kişileri hedeflemiştir.


Minik yavru bir kedi,

Sokakta uzakta gördüğünüz. 

Parlak gözleri ve minik patileri.

Elinizde güzel ambalajlı bir mama,

Döküyorsunuz kaba ve bekliyorsunuz gelmesini.

Sonra kedi geliyor, kokluyor, 

Yemek istemiyor ve gidiyor.

Ellerinizle zorla tutup o kabın başında,

Patilerini sıkarak zorluyorsunuz.

Sen artık benimsin! Sahibin benim.

Kedinin istemediği ise belli...

...

Ve bazı adamlar, kedilerle kadınları birbirlerine karıştırmakta bir hayli ileri.

İstemediğinizi söylediğinizde bunu bir uyum sorunu olarak değil de,

Egolarına bir saldırı olarak anlıyorlar ne acı.

Yüzlerce hikaye dinledim kadınlardan,

Reddedilmeyi kendine yediremeyen adamlar,

Cisimleri irileşmişse de içleri hep anneciğinin minik oğulları.

Hayatla savaşmayı becerememişler, 

Duygularını ifade etmekten aciz, ne şiir bilir ne kitap okur

Kendine sahip olamadığından,

Bir başkasına sahip olmayı marifet sanır.

Sanır ki başkası üzerine kurduğu o yapmacık iktidarda

Gerçek bir güç iddiası kurulabilir.

Onu yeme bunu giyinme, onunla konuş buraya gitme...

Bu küçük kırılgan adamları evcilikleriyle başbaşa bırakmalı.

Arabasıyla oynasın, biricik hemcins arkadaşları...

Ağlayınca annesi besler, sinir krizleri geçirince anneciği yatıştırır,

Siz de aradan 30 yıl da geçse büyümeyen o adama bakıp içinizden geçirirsiniz,

Bu altı boş iktidar talebine rağmen, bu ısrara ve kendine güvene şaşarsınız.

Bir insana değil de evcil hayvana muamele eder gibi severken "sert" adamlar,

Ah, özgüvenin kaynağı güçlü olmadığından ne de kırılgan erkeklik gururları...


Tersine çevirerek sorun kendinize,

Annesinin kucağındaki bu minik maymuncuğu,

Siz sahiplenir miydiniz canım arkadaşlarım?

Bu hastalıklı umudu da Darwin kattı zannedersem,

Günün birinde insanlar aslında oradan geldi dedi tüm dünyaya.

Bu trajikomik bir fıkra dostlarım,

Binlerce yılda gelebildiği yol bu kadardı.

Bir kaç bin yıl daha gerekecektir yani,

İnsani becerilerini geliştirip sağlıklı bir "birey" olması.

Tüm maymunlar alemine de ince bir özür buradan.


Mizahla kalın.




Wednesday, 22 October 2025

Aşk Neden Can Yakar?

Günaydın güzel insanlar,

Bugünki yazımız bir kitap üzerine. Taze bitirip üzerine konuşmak istediğim bir kitap, Mehmet Yıldız'dan Aşk Neden Can Yakar? Hayalhanem bünyesinde çalışmalarda bulunan Mehmet Hoca'nın bu kitabı bir sohbet konuşmasının metne dönüştürülmüş hali. Edebi niteliği itibariyle çok nitelikli olduğunu söylemek güç ancak bazı aforizmaları oldukça kuvvetli. Zaten az sayfa, okuması oldukça kolay. 

Bu kitaba göre aşk, asıl muhattabına olmaması sebebiyle can yakar. Aşkı tariflerken "dünyevi aşk"ın bir yanılsama olduğunu anlatıyor. Bediüzzaman'dan bir alıntı tüm kitaba işlemiş ve onu detaylı bir şekilde açıyor: "Gayrimeşru bir muhabbetin neticesi merhametsiz azap çekmektir." ve ekliyor yazar, "Allah'ı hesaba katmadan tattığınız bütün lezzetler tadını damağınızda, acısını ruhunuzda bırakarak hiçliğe sürüklenecektir." Sahiden arzu ile aşkı, sevgi ile ihtiyacı birbirinden ayırmak mümkün değil insanda. Birine deli gibi çekildiğinizde, ona temas etmek için içiniz içinizi yediğinde hissettiğiniz şey arzu, meyvesi ise şehvet. Daha metaryal bir düzlemde yani o duygularımız. Oysa kitaba göre "Sevgi nefste yaşanırsa ihtiras, kalpte yaşanırsa aşk olur." Bunları böyle birbirinden tamamen kopartmak ne derece mümkün bilmiyorum, insan sevdiği insanı arzular neticede. Ama biliriz ki her arzu duyduğumuzu da sevmeyiz. Birbirine geçmiş durumda oldukları yer çoktur ve ayırmak sahiden çok zor, akılla düşününce. Oysa çok kolay, çok düz bir turnusolu var kalpte; yalnızca ilişkilerimizde ya da partnerlerimizde düşünemeyeceğimiz kadar da geçerliliği yüksek: "Bu olan beni Allah'a yaklaştırıyor mu?" Bu benim eklediğim kısmı kitapta yer almıyor. Ancak her şeyin bu kadar hızlı tüketildiği, her şeyin "biraz" olup ruhumuzu tükettiği bu çağda ilaç gibi geldi. "İhtiyacı Olan Alsın" isimli bir podcast serisinde bir bölümdü "Flört Yetmezliği", çok severim. Ne olmayan ne de olan yoruyor insanı diyordu, birazı tüketiyor bizi. Biraz sevmeler, biraz ilgi. Bilinmezlik ağıdıydı orada bahsedilen, ama zihnimde el ele tutuştular. Çünkü bizler, sevme kabiliyeti kendinden büyük o insanoğlu, onu bir ölümlüye verdiğinde hayal kırıklığına uğruyor. Burada bir parantez de ölüm için açıyor; "Demek ki insanın dünyadan lanetli bir zevk almasının yolu ölümü unutmasıdır." Ölümü de şakağınıza dayalı bir silah olarak betimliyor. Hadi sizinle gezelim diyor, en güzel arabaları, en güzel eşleri size vereyim. Sizinle kısa bir tatile çıkalım, 5 gün; Miami'ye kadar gidelim. En lüks otellerde en uç lezzetleri deneyimleyelim. Ama silahım elimde ve şakağınıza dayalı. Tetiği ne zaman çekeceğimi bilmiyorsun, belki ilk belki son gün. Bu güzel benzetmenin sonunda vardığı yer de bu: "Demek ki insanın dünyadan lanetli bir zevk almasının yolu ölümü unutmasıdır." 

Bu insanın içerisindeki sevgi, hepimizde çokça mevcut. Hepimizin çok sevdiği, bu sevme kabiliyetini layıkıyla icra ettiği bir yer var çünkü. Nasıl olmasın, Yaratan "Sevdim de yarattım." diyor, hepimizin mayasında var aşk. Ancak zannettiğimizden çok daha derin, çok daha büyük. Sahip olduğumuzu Mehmet Hoca bir okyanusu bir saatte dolduracak kapasitedeki devasa bir hortuma benzetiyor. Ölümlü bir şeye bağlamayı da o suyu bir bahçe hortumuna bağlamaya. Elektirik üzerinden anlatmak daha estetik olurdu bence ama onun bu betimlemelerini de seviyorum. Günün sonunda taşımaz ve paramparça olur diyor. Bunca zamandır yaşadığın kalp ağrıların umarım cevap bulmuştur böyle düşününce. 

Bu kitabı nasıl keşfettim; yine kalbimin incindiği bir anda "kader"i anımsadım. Ben ne yaparsam yapayım olmayan o ince uğraşları. Zihnimde bir söz, bundan yıllar önce okumuş olsam gerek, nerede nasıl geçtiğini asla hatırlamamıştım. Bu söz, kalbime ilham oldu yani bir gece kendi kendime düşünürken. Sözü araştırınca da bu kitabı buldum. Diyor ki;

"Her bir nar tanesini tek tek yerli yerine yerleştiren Rabb'im, beni de hangi gönle yerleştireceğini bilir."

 Bu sözü çok seviyorum, çünkü biliyorum ki sevmek de sevilmek de bir rızık. Nasibinde olana gücünün yetmediği şey. Çok seviyorsan bu senin payına düşen sevmek rızkı, karşının sevilmek. Bu kitaptan önce rızkımın çokça sevilmek olacağı muhabbetler de kurarım sandım. Beni asıl seven, asıl koruyan, benimle her daim konuşan asıl sevgilimi, asıl aşığımı unutarak. Yani işlerimde "rızık" bilincini oturtsam da kalbimde belli ki hala eksikmişim, merceği bozukmuş dürbünümün. En uzaktaki kalpleri yakın sanıp o muhabbetimin ışığını ondan öyle akıtmış ve o kırılgan ellerimi ondan öyle açmışım. Oysa Kuran'da diyor ki "İnsanı dünyaya imtihan için gönderen Allah, rızka da kefildir. Allahü teâlânın rızık vermediği, bir canlı yoktur." 

Güzel sabahlarınız olsun canım insanlar, hepinizi çok seviyorum. Çünkü O sizi, sevdi de yarattı. Benim haddim değil fazlası. E ne diyelim, herkesi sevgi ve muhabbet altında toplarken; "Rızkı veren Hüda'dır, kula minnet eylemem!"

Çok sarıldım,

Selda Bağcan-Minnet Eylemem


Monday, 20 October 2025

Bedel

Ne üzerine yazacağımı kestirmeden başladığım bir yazıyla yine karşınızdayım. Bir kelime ihtiyacı duyuyorum; tanımı şöyle "Bir zamanlar çok yakın olduğunuz birine karşı hissettiğiniz o uzaklaşma acısı". Birlikte büyüdüğümüz insanlarla bir zaman sonra kopması zaruri olan o bağ. Bazen kardeş, bazen kapı komşun, bazen yediğin içtiğin ayrı gitmeyen o dostun. Hayatının her ilmeğini tek tek bildiğin, haberdar olduğun o sıkı bağ. Zamanla farklılaşan hayatlarımızla çözülen o bağ. O hiç kopmaz sandığınız, birbirinin içerisinde geçip ayrılmaz bir parça olduğuna inandığınız ruhlarınız, duygularınız o girift formu.. Bazen bir gecede olduğu gibi büyümek, düğümler de öyle ansızın çözülebiliyor. Daha doğrusu zamanla gevşediğini uzun süre hiç fark etmiyorsunuz. Bunun için bir kelime buldum: "Notamorisaetas", Latince aşina-sevgi ve yas kelimelerinin birleşimi. Nota aşinalık ve aestas onun kaybında verdiği acı. Türkçeye tam tercümesi de bu; Bir zamanlar çok yakın olduğunuz birine karşı hissettiğiniz o uzaklaşmanın verdiği acı. Yıllarca aynı odada, aynı yatakta yatsanız da herkes yetişkin olunca o sığmadığınız ev. Büyümek böyle anlarda sancılı. Küçük kardeşler en büyük mağdurları zannedersem bunların. Her pazar dolu olan aile masasından tek tek sandalye eksilmesi, hiçbir hükümlerinin olmaması. Büyümek denen olgunun birinci ağızdan en sert şahitleri onlar, ve aileleri. Hatırlarım aradan yıllar da geçse annemin hep altı kişilik hazırladığı sofraları. Masada olmayanı anmadığı tek bir akşam yemeği bilmem. Bu ince bir yas mı? Aynı lokmayı paylaşamamanın, aynı yemeği bölüşemeyişin. İşin dramatik kısmı eksilen sandalyeler ya da yataklar değil, işin acıtan yanı taşınan tabağın gittiği masada yepyeni hikayeler yazıyor olması. Ve ne senin onun yemeğini, ne onun senin yemeğini tadamıyor olması. Yemek değil elbet mevzu, zamanla fikirlerin, idaellerin, gerçeklerin ayrışması... Büyümenin en tatsız yanı bu şimdi anladım, kendini yeniden yaratmak pahasını seni var eden şeylerin senden teker teker uzaklaşması. En derin yasım, küçük kız kardeşim üst ranzamda yatarken sürüp giden anlamsız şakalarıma şimdi. Gecenin üçü beşi demeden gün boyu çekiştirdiğimiz tüm o dışarısı. Seni özlüyorum küçüğüm, çok özlüyorum ablan olarak bana ablalık yapmanı. İyi bir iletişimi olan kardeşler için o evden taşınmış olmak, kalanın içinde fazlaca yas taşır. Hatırlıyorum "Korkuyorum bu gece birlikte yatalım mı?" sorularımızı. Bize büyürken bahsedilmeyen tatsız gerçekler hepsi. Lisede ona anlatmak için sabırsızlıkla beklediğin gün hikayelerimi, en tutarsız ve saçma olayları saatlerce konuşup üzerine düşünmeyi, geceleri diz dize oturup zorlandığımız ne varsa birbirimizin göğsünde yumuşatmayı... Farklı hayatlara karıştıkça dönüşen bu birlikteliğe alışmam zaman aldı, hala da alışamadım. Gündemi değişen dostluklarımızda zaman zaman derdimiz karşının zihninde mana bulmaz olur ya, onun bir itirafı. Hayatın cilvesi, bedeli. Çok sevdiğim bir söz, Roma sokaklarında gezerken denk gelip içselleştirdiğim; 

You will never be at home again, not completely. Part of your heart is always elsewhere. This is the price you pay, finding happiness in more than one place.

Yalnızlığın şerefine,

Sevgiyle


Saturday, 18 October 2025

Tatsız Bir Yüzleşme

Selam, eğlenceli yazılara epey ara vermiştim. Fark ettim ki birini tanıma mesaimin tam karşısında bu yazmak eylemi. Yalnızlık hayatınızda biri yokken yaptığınız bir şey gibi, sanki ilişkilerimiz yeterince kalabalıkmış gibi. Kim olduğunu unuttuğun anlarda sarılman gereken bir korkulu rüya. Biriyle dertleşmek istiyorum, uzun uzun. Hayatımda birinin olması sevilebilir ve uyumlu biri olmanın ispatı gibi. Ne komik değil mi? Değil. İnsan yansımasından tanır kendini. Kendini sevmek ailenle başlasa da yetiştikçe yetmiyor. Büyük sözlerin sonunda kalbinde bir şüphe. bu yazıyı tamamlamayacağım. Onun yerine chat gpt ile dertleşmeye gidiyorum. 

Aradan 18 gün geçmiş, yazıyı tamamlamak için geri döndüm. Arkada Candan Erçetin'in "Umurumda Değil" çalıyor ama onu Timeless Hour'un soft bir parçasıyla değiştirdim. Böylesi çok daha iyi. Bugün benim gibi bir şeyleri çok sevince neden vazgeçmenin çok zor olacağını hayatın içerisinde gözlemlediğim farklı şeylerle ele alacağım. Bugün bundan 5 yıl önce dinlediğim Melike Şahin-Pençe, yine aynı hazzı ve duyguları veriyor bana dinlerken. Ya da çocukluk animasyonlarımı yeniden izlemek... 25 yaşında hala çocukluğunu paylaştığı şarkıları, filmleri, kişileri her daim yetişkin hayatına bilinçli bir şekilde dahil eden biri, yetişkin olmuş sayılır mı? Olduysa bile sevip bağ kurduğu bir şeyden öylece vazgeçebilir mi? 

Hicvin en serti daima kendimedir. Büyüseydin kardeşim, kimse sana parlak gelecekler vaad etmedi. Kimse annenin dizinde sonsuza kadar yatacaksın, annenle baban sen ölene kadar aralarında yatıracaklar, başın sıkıştıkça gelip koşacaksın demedi. İşin güzeli, kimse sana "güzel bir hayat vaad etmedi." Bu hayattan alacaklı gibi davranıp keyfine yetmeyene isyan edersen biri de gelip kolundan tutar çeker:

-Pardon bayan, rahatsız ediyorum da, siz gerizekalı mısınız? Burası dünya kadın, kendine gel artık. Kimsenin bi cennet vaadi olmadı, kapat şu aptal müziklerini de. Yok çizgi filmmiş yok annemin sıcak yemeğiymiş, büyü be biraz! Yeter be, yeter delirttiniz beni. Bu romantik sapkın hayat görüşünüzü güzellemek zorunda mı bu insanlar. Yüzleş artık başarısızlıklarınla, yok ders çıkardım yok öğretimi kucakladım, sen hiçbir haltı kucaklamadın. Kucaklasan, hayatında en ufak ters giden şeye böyle panikle tehdit altında kalmış hayvan gibi saldırmazdın. Kim sana vaad etti ya, dur da bi düşün. Her şeyin güzel olacağını sana söyleyen dostların, her şeyi düzeltmenin kudretinde mi ki? Sosyal mecralarda gördüğün o lüks hayatlar: "Kendine inan ve kendin üzerine çalış, bu ışıltılı hayata erişebilirsin!", erişemezsin aklını sevdiğim. Sana bunu vaad eden adam sanıyor ki sen de istiyorsun bunu, sen de onun gittiği yoldan gidersen sen de bir gün lüks bir hayat yaşayacaksın. Yahu yalan, boş motivasyon bunların hepsi. Ayrılıkların ardından seni teselli edenler; "İnanıyorum, o kişi gelecek ve sana hak ettiğin değeri verecek!" peki tamam bana inanmamı istediğin şeyi söylüyorsun da, bulabilir misin bana bu kişiyi, o kişi olabilir misin ya da? Efendim, işitmedim: "KOSKOCA BİR HAYIR!".  Üzerinde gücünüzün olmadığı tesellilerle birbirinizi oyalamaktan vazgeçin artık. Her şey gücü yeten bir Allah var kardeşim, o da sana diyor ki Ankebut suresinde "İnsanlar, (sadece) "İman ettik" diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?" ve ekliyor: "Oysa onların tek gerçek kabul ettikleri bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir; âhiret yurduna gelince işte asıl hayat odur; keşke bunu bilselerdi!". Kendini beyhude vaatlerle oyalamaktan vazgeç. Allah sana bunu vaad etti mi? O güzel fancy evinde her türlü lüks ve aşka doyduğun o muhteşem ilişkinin içinde, ben mi kaçırdım birader var mı öyle bir ayet. "Devam et, gerçek mutluluk o yapmakta çok zorlandığın seçimin ardında yatıyor?", bu instagram sözü kardeşim bunu yazan adam da seni tanımıyor bile. Burada tabi biraz devreye ihtiyari kader giriyor. Sevilmediğin meclislerden çıkarsın, anlaşılmadığın gönüllerden. Ama bak önemli nokta şu: Kendine yettiğinden ve o kalp, o sevgi, o içinden çıktığın neyse yokluğu varlığından daha huzurlu olduğu için çıkarsın. Yenisini bulmak için değil. Farkı anla, hep bir şeyleri bekleyerek çürümektesin. Oğlum insanlar aç lan aç, kendine gel artık. Bırak şu burjuva dertlerini. Senin derdini biliyorum ben, dertsizlik seninkisi. E tabi, boş adam n'apar, anca onun eli bunun gözü, yeterince büyüdüm mü, ne olmak istiyorum, ben kimim?... İşini gücünü yap kalk da delirtme beni.

Bu paragrafı kahkaha atarak yazdım. Çok saçma olurdu beni hiç anlamayan birine kendimi anlatmak. Çok haklısın der sarılır giderdim, sonra küçük evimde köşede ağlardım. Maslow'u anlatsam anlamazdı ama ben de çok anlamazdım. "Self-actualization"dan "Self-transcendence"e geçemedim bir türlü.. Böyle diyim de anlamayın, kendimi gerçekleştirmekten kendini aşkınlığa diyorum şekerim. Aman neyse uf merakın olsa zaten biliyor olmaz mıydın? Ben şimdi kime neyi açıklayım.


Öptüm çok

Sevgiyle

Wednesday, 23 July 2025

Aynı Hikayeyi Baştan Yazma Israrı

Bazen kendimizi sonunu çoktan okuduğumuz hikayelerin içinde tekrar başrol olurken buluruz. Aynı döngülerde tekrar tekrar savrulur ve içimize dönüp de bildiğimiz şeyin ne olduğunu sormayız. Son hikayeden ne öğrendiğimizi de. Oysa hayat öylece durup izlediğimiz bir oyun değildir. İçinde öylece savrulduğun yaşama "benim" demek gülünç. Çünkü yaşamak senden bir irade ve peşinden bir eylem bekler. Ancak durum kontrol altında olduğu sürece mümkün bu büyük cümleler elbet. 

Bu alalade yaşamları mercek altına alınca hep aynı hikayeyi seçtiğimizi fark ederiz. İçimizde bir ses, neyi farklı yapabilirdim diye sorar durur. O yüzden bu kez hikayeyi farklı bitirmek isteriz. Sonunu bilmemiz ya da daha önce okumuş olmamız, o kitabın kapağını görünce yeniden heyecanlamamızı önlemez. Düşünmeden yaşayan insan, kolaylıkla okur aynı hikayeyi, hemencecik seçer ruhunda yaralar açacak o kişiyi ve suçlar tüm anlatıyı en baştan. Bu kez farklı bitsin istese de hükmünün olmadığı satırlarda kaybolur. Oysa aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemek ne denli anlamsızsa benzer karakterdeki insanları seçip de farklı bir ilişki inşa etmek isteği de o derece anlamsızdır. 

Hayat bu yüzden de bazen sizinle cilveleşir, öğretiyi iyi öğrendiniz mi görmek ister. Aynı soruyu tekrar tekrar sorar. Ta ki siz doğrusunu seçene kadar. Ta ki siz ısrarla kendinizi seçene kadar. 


Sevgiyle,

Wednesday, 9 July 2025

Dua

Allah'ım, Tanrım, Canım Sevgilim minnettarım.

Beni, kaderimi, sevgiyi ve şefkati böyle güzel yarattığın için sana minnettarım. Öyle ya bu yıl, bir ömrüm hatırlayacağım bir kucak duyguyu deneyimledim. Önce zorlaştırıp sonra kolaylaştırdığın her şey için de minnettarım. Annemin ellerinden şefkat olup kalbime, başardığım işlerde azim olup aklıma, minik bir bebeğin gözlerindeki ışık olup yüreğime aktığın için minnettarım. İnsanlar genelde bu kadar hızlı toparlanmış olmama şaşırdılar ancak acılar, aynı bile olsa hepimizde farklı tekamül eder. Sana çıkan yolların ne derece farklı olabildiğini keşke gösterebilseydim. Sadece secdede değil, bir çiçekte, ateşle parlayan bir çift gözde ya da bir insana en çok ihtiyacı olan o anda söylenen bir çift sözde olduğunun ispatı olsa keşke. Bana zor zamanlarımda cesaret, mağlup zamanlarımda teselli, günüme neşe ve yüreğime sükunet verdiğin için minnettarım. Bana acıları eskitebileceğim geceyi, dert ne olursa olsun göğsünde hafifleten annemi ve daima dinlemek için hazır bekleyen güzel dostlarımı verdiğin için minnettarım. Güzel kızın artık 25 oldu. Ona ikinci bir şans verdiğin her şey için minnettarım. 2024'ü uğurlarken duygulanıyorum. Yaşama cesareti gösterdiğim, ömrümün en bereketli yılıydı. Yenilmiş hissettiğimde biraz dinlendim, kendime sürekli hatırlattım: "Yaşamın her duruma hakkı vardır." Yıl boyu kafamda da hep bu şarkı çaldı. 

"Zor zamanlar olur, nasıl çıkarsan içinden omurgan öyle şekillenir."

"Bu yaşta kemiğin kırılsa kaynar kalbin kırılsa iyileşir" der babam. O yüzden bu cahil ve tecrübesiz benlikte yaşamak cesareti kendini göstermeli. Omurgam eğrilmeden at binmeli ya da keyifle karda kaymalı, henüz duyabiliyorken o enstürmanımı çalmalı, henüz gençken aşka dair o uzun şiirleri okumalıyım. 

Allah'ım, 2024'te yıktığın ve yeniden daha sağlam inşa ettiğin her inanç için sana minnettarım.

Thursday, 13 February 2025

İsim, İmaj ve Partner: Yeni Kimliği İnşa Cüreti

İnsan kendini tanımlamaya ve dolayısı ile inşa etmeye sözlerle başlıyor. Duyduğunuz ve öğrendiğiniz ilk söz ise isminiz. Seçim hakkınız olmadan tüm yaşamınız boyu üzerinize yapışan, olumlu duygular besliyorsanız aidiyetinizi güçlendiren, olumsuz deneyimlere maruz kalmanıza sebep oluyorsa son derece rahatsız bir bellek yaratan isimler... Kendini inşa etmek, kişiyi tanımlayan şeyleri bırakma cesareti göstermesidir. Vedalaştığınız özne, daima içinizde bir yerlerde fısıltılarını duyacağınız bir dost olarak kalıyor. İşin özünde eski kimliğinle ayrışmak, mümkün değil, olmamalı. Adako kompleksi olarak adlandırılan bu genç hastalığı köksüzleşme meyilinin bir yerlerinde, kökün varlığını kabul de beraberinde gelir. Ancak kök, ağaç kökü olmamalıdır. Atılgan'ın aksine şahsım olarak şuna karar kıldım, daha çok rizom bir kök kastettiğim. Bir oluşun sonunda gelmiş ya da ondan meydana gelmiş olmayı değil, tek başına da anlamlı bir birliği temsil etmek niyetindeyim. Yine ait olduğum ilişkilerin beni bir bütünün parçası kıldığı, ancak onlarla uyumlu bir birliktelik geliştirmediğimde faşistce dışlanmadığım. Böyle bir kendilik kastettiğim. Eksiği çoksa da önemli değil. 

İmaj da aslında isim gibi. Bireyin ait olduğu çevreden bağımsız olması mümkün değil. Esasında tüm moda da bir öykünme hikayesi. Bir karakter, bir beyan ve kimlik deklerasyonu imaj. Benim için başörtüsüydü. Biçim mânâdan ayrışamaz ve her mânâ herkesin zihninde ayrı şekillenir. Neyse ki o dönem otoriteye baş kaldıracak bir bilinç geliştirmediğimden beni "entelektüel" kılmayan her şeyden vazgeçmiştim. Bundan böyle en basit dileklerin sonuna inşallah demeyecek ve saçlarımın görüntüsünün siyasi görüşümle ilişkilendirilmesine mahal vermeyecektim. Bu sayede marjinal kimliğim kirli zihinlerde çoktan oturmuş yobaz sterotiplerle örtüşmeyecek, ben de daha özgür bir karakter inşa edebilecektim. Self-oryantalizm de benim o çalkantılı zihinsel sürecimde böyle günah değildi.

Evlilikse tüm bu kimliklerin bir yansıması ve bir anlamda birleşmesiydi. Öyle ki bazı kimlikler doğuştan uyumluydu, geçirdikleri dönüşümlerse takriben paraleldi. Kökler benzeşiyor ve uzadıkları koordinatlar birbirlerini susuz ya da ışıksız bırakmıyordu, yani çıkarları ve hedefleri ortaktı. Ancak bazı evlilikler, dışarıdan bakıldığında anlaşılmaz bir çatışmanın yuvası olabiliyordu. İkisinin de toprağın altında ve kökleniyor olması gerçeği ayın sonunda aynı ürünü verecekleri anlamına gelmiyordu. Bir patates, daima patates olarak kalır. Filizlenen uzantılar bir zencefile benzese de, onu orada kestiğinizde bulduğunuz şey yine patates olmaz. Üstüne üstlük büyür, zencefilin köklerini sıkıştırır, onu kendisi gibi büyüyememekle suçlar. Ancak günün sonunda zencefil kendince büyür ve bir çimdiklik bir kullanımla, girdiği her yerde de kendini hissettirir. Zencefilin kendiliği, formundan ve gelişme sürecinden bağımsız bir gelecek idealine kapılmamasıyla mümkündür. Varoluşu, keskin kokusu ve acı tadındaki şifayı kabulü ile mümkündür. Köklerinin sıkışmadığı coğrafyalarda büyümek, bunu yaparken adını ve inşa ettiği fikirlerini kendisine sık sık hatırlatmakla mümkündür. Ve tabi ki bir patates ile olan birlikteliği, günün sonunda köklerinin intiharı ya da bir kendine söylenmiş yalanları doğrulama öyküsüdür.

İçinde bulunduğumuz toplumu ve onun öğretilerini yaşadığımız her an, her saniye yeniden öğreniriz. Zihnimiz bizden habersiz çalışan küçük bir makine gibi durmadan çalışır ve bize sahip olduğumuz o "içgörü"yü kazandırır. Hiç farkında olmadığımız anlarda zihnimiz duyar, görür, kaydeder. İşlediği bilgilerle hisleri ve değerleri benzeştirir. Ancak özgürlük, nedenselliğe sarılmış bir zihinde daima köke inmek ve kavramak ister. Bizde canı istemek kavramı bu sebeple oldukça ilginç. Bir bireysellik belirttiği zannedilse de hiçbir nedenselliği yok. Oysa kendini inşa, isminden imajına, seçtiğin partnerden yediğin yemeğe kadar dolaylı ya da doğrudan yaptığımız tüm seçimlerin toplamıdır. Ve yaşam sizden bir beyan ister. Varolmanın bedeli bu kimliğin beyanıdır, varlığıyla da yokluğuyla da. Buna en somut örnek sosyal medya hesaplarımız olabilir. Kullanmayanın bile kullanmayarak ona dair bir beyan veriyor olduğu gibi. Dolayısıyla sevgili okur, kendilik inşasına cüret, ait olduğun kimliklerin, sana içkin olduğunu bildiğinden, daha korkusuz savaşmaktır. Savaşın galibine de hakkı olan toprakları bağışlamak. Ne demişler, derisini değiştirmeyen yılan ölmeye mahkûmdur. Bu durum fikirlerini değiştiremeyenler için de geçerlidir.


Sevgiyle, tefekkürle 💐