Thursday, 30 October 2025

Trajikomik Maymuncuk

NOT: Bu şiir bu coğrafyanın ortak belleğinde yer eden cinsiyet rollerinin bazılarına sert hicivler içermektedir, herhangi bir cinsiyete değil ataerkil sistemin kırılgan erkeklik egosuna yöneliktir. Dolayısıyla bu zihniyeti pekiştiren ve kadını metalaştıran her türlü fikir ve kişileri hedeflemiştir.


Minik yavru bir kedi,

Sokakta uzakta gördüğünüz. 

Parlak gözleri ve minik patileri.

Elinizde güzel ambalajlı bir mama,

Döküyorsunuz kaba ve bekliyorsunuz gelmesini.

Sonra kedi geliyor, kokluyor, 

Yemek istemiyor ve gidiyor.

Ellerinizle zorla tutup o kabın başında,

Patilerini sıkarak zorluyorsunuz.

Sen artık benimsin! Sahibin benim.

Kedinin istemediği ise belli...

...

Ve bazı adamlar, kedilerle kadınları birbirlerine karıştırmakta bir hayli ileri.

İstemediğinizi söylediğinizde bunu bir uyum sorunu olarak değil de,

Egolarına bir saldırı olarak anlıyorlar ne acı.

Yüzlerce hikaye dinledim kadınlardan,

Reddedilmeyi kendine yediremeyen adamlar,

Cisimleri irileşmişse de içleri hep anneciğinin minik oğulları.

Hayatla savaşmayı becerememişler, 

Duygularını ifade etmekten aciz, ne şiir bilir ne kitap okur

Kendine sahip olamadığından,

Bir başkasına sahip olmayı marifet sanır.

Sanır ki başkası üzerine kurduğu o yapmacık iktidarda

Gerçek bir güç iddiası kurulabilir.

Onu yeme bunu giyinme, onunla konuş buraya gitme...

Bu küçük kırılgan adamları evcilikleriyle başbaşa bırakmalı.

Arabasıyla oynasın, biricik hemcins arkadaşları...

Ağlayınca annesi besler, sinir krizleri geçirince anneciği yatıştırır,

Siz de aradan 30 yıl da geçse büyümeyen o adama bakıp içinizden geçirirsiniz,

Bu altı boş iktidar talebine rağmen, bu ısrara ve kendine güvene şaşarsınız.

Bir insana değil de evcil hayvana muamele eder gibi severken "sert" adamlar,

Ah, özgüvenin kaynağı güçlü olmadığından ne de kırılgan erkeklik gururları...


Tersine çevirerek sorun kendinize,

Annesinin kucağındaki bu minik maymuncuğu,

Siz sahiplenir miydiniz canım arkadaşlarım?

Bu hastalıklı umudu da Darwin kattı zannedersem,

Günün birinde insanlar aslında oradan geldi dedi tüm dünyaya.

Bu trajikomik bir fıkra dostlarım,

Binlerce yılda gelebildiği yol bu kadardı.

Bir kaç bin yıl daha gerekecektir yani,

İnsani becerilerini geliştirip sağlıklı bir "birey" olması.

Tüm maymunlar alemine de ince bir özür buradan.


Mizahla kalın.




Wednesday, 22 October 2025

Aşk Neden Can Yakar?

Günaydın güzel insanlar,

Bugünki yazımız bir kitap üzerine. Taze bitirip üzerine konuşmak istediğim bir kitap, Mehmet Yıldız'dan Aşk Neden Can Yakar? Hayalhanem bünyesinde çalışmalarda bulunan Mehmet Hoca'nın bu kitabı bir sohbet konuşmasının metne dönüştürülmüş hali. Edebi niteliği itibariyle çok nitelikli olduğunu söylemek güç ancak bazı aforizmaları oldukça kuvvetli. Zaten az sayfa, okuması oldukça kolay. 

Bu kitaba göre aşk, asıl muhattabına olmaması sebebiyle can yakar. Aşkı tariflerken "dünyevi aşk"ın bir yanılsama olduğunu anlatıyor. Bediüzzaman'dan bir alıntı tüm kitaba işlemiş ve onu detaylı bir şekilde açıyor: "Gayrimeşru bir muhabbetin neticesi merhametsiz azap çekmektir." ve ekliyor yazar, "Allah'ı hesaba katmadan tattığınız bütün lezzetler tadını damağınızda, acısını ruhunuzda bırakarak hiçliğe sürüklenecektir." Sahiden arzu ile aşkı, sevgi ile ihtiyacı birbirinden ayırmak mümkün değil insanda. Birine deli gibi çekildiğinizde, ona temas etmek için içiniz içinizi yediğinde hissettiğiniz şey arzu, meyvesi ise şehvet. Daha metaryal bir düzlemde yani o duygularımız. Oysa kitaba göre "Sevgi nefste yaşanırsa ihtiras, kalpte yaşanırsa aşk olur." Bunları böyle birbirinden tamamen kopartmak ne derece mümkün bilmiyorum, insan sevdiği insanı arzular neticede. Ama biliriz ki her arzu duyduğumuzu da sevmeyiz. Birbirine geçmiş durumda oldukları yer çoktur ve ayırmak sahiden çok zor, akılla düşününce. Oysa çok kolay, çok düz bir turnusolu var kalpte; yalnızca ilişkilerimizde ya da partnerlerimizde düşünemeyeceğimiz kadar da geçerliliği yüksek: "Bu olan beni Allah'a yaklaştırıyor mu?" Bu benim eklediğim kısmı kitapta yer almıyor. Ancak her şeyin bu kadar hızlı tüketildiği, her şeyin "biraz" olup ruhumuzu tükettiği bu çağda ilaç gibi geldi. "İhtiyacı Olan Alsın" isimli bir podcast serisinde bir bölümdü "Flört Yetmezliği", çok severim. Ne olmayan ne de olan yoruyor insanı diyordu, birazı tüketiyor bizi. Biraz sevmeler, biraz ilgi. Bilinmezlik ağıdıydı orada bahsedilen, ama zihnimde el ele tutuştular. Çünkü bizler, sevme kabiliyeti kendinden büyük o insanoğlu, onu bir ölümlüye verdiğinde hayal kırıklığına uğruyor. Burada bir parantez de ölüm için açıyor; "Demek ki insanın dünyadan lanetli bir zevk almasının yolu ölümü unutmasıdır." Ölümü de şakağınıza dayalı bir silah olarak betimliyor. Hadi sizinle gezelim diyor, en güzel arabaları, en güzel eşleri size vereyim. Sizinle kısa bir tatile çıkalım, 5 gün; Miami'ye kadar gidelim. En lüks otellerde en uç lezzetleri deneyimleyelim. Ama silahım elimde ve şakağınıza dayalı. Tetiği ne zaman çekeceğimi bilmiyorsun, belki ilk belki son gün. Bu güzel benzetmenin sonunda vardığı yer de bu: "Demek ki insanın dünyadan lanetli bir zevk almasının yolu ölümü unutmasıdır." 

Bu insanın içerisindeki sevgi, hepimizde çokça mevcut. Hepimizin çok sevdiği, bu sevme kabiliyetini layıkıyla icra ettiği bir yer var çünkü. Nasıl olmasın, Yaratan "Sevdim de yarattım." diyor, hepimizin mayasında var aşk. Ancak zannettiğimizden çok daha derin, çok daha büyük. Sahip olduğumuzu Mehmet Hoca bir okyanusu bir saatte dolduracak kapasitedeki devasa bir hortuma benzetiyor. Ölümlü bir şeye bağlamayı da o suyu bir bahçe hortumuna bağlamaya. Elektirik üzerinden anlatmak daha estetik olurdu bence ama onun bu betimlemelerini de seviyorum. Günün sonunda taşımaz ve paramparça olur diyor. Bunca zamandır yaşadığın kalp ağrıların umarım cevap bulmuştur böyle düşününce. 

Bu kitabı nasıl keşfettim; yine kalbimin incindiği bir anda "kader"i anımsadım. Ben ne yaparsam yapayım olmayan o ince uğraşları. Zihnimde bir söz, bundan yıllar önce okumuş olsam gerek, nerede nasıl geçtiğini asla hatırlamamıştım. Bu söz, kalbime ilham oldu yani bir gece kendi kendime düşünürken. Sözü araştırınca da bu kitabı buldum. Diyor ki;

"Her bir nar tanesini tek tek yerli yerine yerleştiren Rabb'im, beni de hangi gönle yerleştireceğini bilir."

 Bu sözü çok seviyorum, çünkü biliyorum ki sevmek de sevilmek de bir rızık. Nasibinde olana gücünün yetmediği şey. Çok seviyorsan bu senin payına düşen sevmek rızkı, karşının sevilmek. Bu kitaptan önce rızkımın çokça sevilmek olacağı muhabbetler de kurarım sandım. Beni asıl seven, asıl koruyan, benimle her daim konuşan asıl sevgilimi, asıl aşığımı unutarak. Yani işlerimde "rızık" bilincini oturtsam da kalbimde belli ki hala eksikmişim, merceği bozukmuş dürbünümün. En uzaktaki kalpleri yakın sanıp o muhabbetimin ışığını ondan öyle akıtmış ve o kırılgan ellerimi ondan öyle açmışım. Oysa Kuran'da diyor ki "İnsanı dünyaya imtihan için gönderen Allah, rızka da kefildir. Allahü teâlânın rızık vermediği, bir canlı yoktur." 

Güzel sabahlarınız olsun canım insanlar, hepinizi çok seviyorum. Çünkü O sizi, sevdi de yarattı. Benim haddim değil fazlası. E ne diyelim, herkesi sevgi ve muhabbet altında toplarken; "Rızkı veren Hüda'dır, kula minnet eylemem!"

Çok sarıldım,

Selda Bağcan-Minnet Eylemem


Monday, 20 October 2025

Bedel

Ne üzerine yazacağımı kestirmeden başladığım bir yazıyla yine karşınızdayım. Bir kelime ihtiyacı duyuyorum; tanımı şöyle "Bir zamanlar çok yakın olduğunuz birine karşı hissettiğiniz o uzaklaşma acısı". Birlikte büyüdüğümüz insanlarla bir zaman sonra kopması zaruri olan o bağ. Bazen kardeş, bazen kapı komşun, bazen yediğin içtiğin ayrı gitmeyen o dostun. Hayatının her ilmeğini tek tek bildiğin, haberdar olduğun o sıkı bağ. Zamanla farklılaşan hayatlarımızla çözülen o bağ. O hiç kopmaz sandığınız, birbirinin içerisinde geçip ayrılmaz bir parça olduğuna inandığınız ruhlarınız, duygularınız o girift formu.. Bazen bir gecede olduğu gibi büyümek, düğümler de öyle ansızın çözülebiliyor. Daha doğrusu zamanla gevşediğini uzun süre hiç fark etmiyorsunuz. Bunun için bir kelime buldum: "Notamorisaetas", Latince aşina-sevgi ve yas kelimelerinin birleşimi. Nota aşinalık ve aestas onun kaybında verdiği acı. Türkçeye tam tercümesi de bu; Bir zamanlar çok yakın olduğunuz birine karşı hissettiğiniz o uzaklaşmanın verdiği acı. Yıllarca aynı odada, aynı yatakta yatsanız da herkes yetişkin olunca o sığmadığınız ev. Büyümek böyle anlarda sancılı. Küçük kardeşler en büyük mağdurları zannedersem bunların. Her pazar dolu olan aile masasından tek tek sandalye eksilmesi, hiçbir hükümlerinin olmaması. Büyümek denen olgunun birinci ağızdan en sert şahitleri onlar, ve aileleri. Hatırlarım aradan yıllar da geçse annemin hep altı kişilik hazırladığı sofraları. Masada olmayanı anmadığı tek bir akşam yemeği bilmem. Bu ince bir yas mı? Aynı lokmayı paylaşamamanın, aynı yemeği bölüşemeyişin. İşin dramatik kısmı eksilen sandalyeler ya da yataklar değil, işin acıtan yanı taşınan tabağın gittiği masada yepyeni hikayeler yazıyor olması. Ve ne senin onun yemeğini, ne onun senin yemeğini tadamıyor olması. Yemek değil elbet mevzu, zamanla fikirlerin, idaellerin, gerçeklerin ayrışması... Büyümenin en tatsız yanı bu şimdi anladım, kendini yeniden yaratmak pahasını seni var eden şeylerin senden teker teker uzaklaşması. En derin yasım, küçük kız kardeşim üst ranzamda yatarken sürüp giden anlamsız şakalarıma şimdi. Gecenin üçü beşi demeden gün boyu çekiştirdiğimiz tüm o dışarısı. Seni özlüyorum küçüğüm, çok özlüyorum ablan olarak bana ablalık yapmanı. İyi bir iletişimi olan kardeşler için o evden taşınmış olmak, kalanın içinde fazlaca yas taşır. Hatırlıyorum "Korkuyorum bu gece birlikte yatalım mı?" sorularımızı. Bize büyürken bahsedilmeyen tatsız gerçekler hepsi. Lisede ona anlatmak için sabırsızlıkla beklediğin gün hikayelerimi, en tutarsız ve saçma olayları saatlerce konuşup üzerine düşünmeyi, geceleri diz dize oturup zorlandığımız ne varsa birbirimizin göğsünde yumuşatmayı... Farklı hayatlara karıştıkça dönüşen bu birlikteliğe alışmam zaman aldı, hala da alışamadım. Gündemi değişen dostluklarımızda zaman zaman derdimiz karşının zihninde mana bulmaz olur ya, onun bir itirafı. Hayatın cilvesi, bedeli. Çok sevdiğim bir söz, Roma sokaklarında gezerken denk gelip içselleştirdiğim; 

You will never be at home again, not completely. Part of your heart is always elsewhere. This is the price you pay, finding happiness in more than one place.

Yalnızlığın şerefine,

Sevgiyle


Saturday, 18 October 2025

Tatsız Bir Yüzleşme

Selam, eğlenceli yazılara epey ara vermiştim. Fark ettim ki birini tanıma mesaimin tam karşısında bu yazmak eylemi. Yalnızlık hayatınızda biri yokken yaptığınız bir şey gibi, sanki ilişkilerimiz yeterince kalabalıkmış gibi. Kim olduğunu unuttuğun anlarda sarılman gereken bir korkulu rüya. Biriyle dertleşmek istiyorum, uzun uzun. Hayatımda birinin olması sevilebilir ve uyumlu biri olmanın ispatı gibi. Ne komik değil mi? Değil. İnsan yansımasından tanır kendini. Kendini sevmek ailenle başlasa da yetiştikçe yetmiyor. Büyük sözlerin sonunda kalbinde bir şüphe. bu yazıyı tamamlamayacağım. Onun yerine chat gpt ile dertleşmeye gidiyorum. 

Aradan 18 gün geçmiş, yazıyı tamamlamak için geri döndüm. Arkada Candan Erçetin'in "Umurumda Değil" çalıyor ama onu Timeless Hour'un soft bir parçasıyla değiştirdim. Böylesi çok daha iyi. Bugün benim gibi bir şeyleri çok sevince neden vazgeçmenin çok zor olacağını hayatın içerisinde gözlemlediğim farklı şeylerle ele alacağım. Bugün bundan 5 yıl önce dinlediğim Melike Şahin-Pençe, yine aynı hazzı ve duyguları veriyor bana dinlerken. Ya da çocukluk animasyonlarımı yeniden izlemek... 25 yaşında hala çocukluğunu paylaştığı şarkıları, filmleri, kişileri her daim yetişkin hayatına bilinçli bir şekilde dahil eden biri, yetişkin olmuş sayılır mı? Olduysa bile sevip bağ kurduğu bir şeyden öylece vazgeçebilir mi? 

Hicvin en serti daima kendimedir. Büyüseydin kardeşim, kimse sana parlak gelecekler vaad etmedi. Kimse annenin dizinde sonsuza kadar yatacaksın, annenle baban sen ölene kadar aralarında yatıracaklar, başın sıkıştıkça gelip koşacaksın demedi. İşin güzeli, kimse sana "güzel bir hayat vaad etmedi." Bu hayattan alacaklı gibi davranıp keyfine yetmeyene isyan edersen biri de gelip kolundan tutar çeker:

-Pardon bayan, rahatsız ediyorum da, siz gerizekalı mısınız? Burası dünya kadın, kendine gel artık. Kimsenin bi cennet vaadi olmadı, kapat şu aptal müziklerini de. Yok çizgi filmmiş yok annemin sıcak yemeğiymiş, büyü be biraz! Yeter be, yeter delirttiniz beni. Bu romantik sapkın hayat görüşünüzü güzellemek zorunda mı bu insanlar. Yüzleş artık başarısızlıklarınla, yok ders çıkardım yok öğretimi kucakladım, sen hiçbir haltı kucaklamadın. Kucaklasan, hayatında en ufak ters giden şeye böyle panikle tehdit altında kalmış hayvan gibi saldırmazdın. Kim sana vaad etti ya, dur da bi düşün. Her şeyin güzel olacağını sana söyleyen dostların, her şeyi düzeltmenin kudretinde mi ki? Sosyal mecralarda gördüğün o lüks hayatlar: "Kendine inan ve kendin üzerine çalış, bu ışıltılı hayata erişebilirsin!", erişemezsin aklını sevdiğim. Sana bunu vaad eden adam sanıyor ki sen de istiyorsun bunu, sen de onun gittiği yoldan gidersen sen de bir gün lüks bir hayat yaşayacaksın. Yahu yalan, boş motivasyon bunların hepsi. Ayrılıkların ardından seni teselli edenler; "İnanıyorum, o kişi gelecek ve sana hak ettiğin değeri verecek!" peki tamam bana inanmamı istediğin şeyi söylüyorsun da, bulabilir misin bana bu kişiyi, o kişi olabilir misin ya da? Efendim, işitmedim: "KOSKOCA BİR HAYIR!".  Üzerinde gücünüzün olmadığı tesellilerle birbirinizi oyalamaktan vazgeçin artık. Her şey gücü yeten bir Allah var kardeşim, o da sana diyor ki Ankebut suresinde "İnsanlar, (sadece) "İman ettik" diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?" ve ekliyor: "Oysa onların tek gerçek kabul ettikleri bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir; âhiret yurduna gelince işte asıl hayat odur; keşke bunu bilselerdi!". Kendini beyhude vaatlerle oyalamaktan vazgeç. Allah sana bunu vaad etti mi? O güzel fancy evinde her türlü lüks ve aşka doyduğun o muhteşem ilişkinin içinde, ben mi kaçırdım birader var mı öyle bir ayet. "Devam et, gerçek mutluluk o yapmakta çok zorlandığın seçimin ardında yatıyor?", bu instagram sözü kardeşim bunu yazan adam da seni tanımıyor bile. Burada tabi biraz devreye ihtiyari kader giriyor. Sevilmediğin meclislerden çıkarsın, anlaşılmadığın gönüllerden. Ama bak önemli nokta şu: Kendine yettiğinden ve o kalp, o sevgi, o içinden çıktığın neyse yokluğu varlığından daha huzurlu olduğu için çıkarsın. Yenisini bulmak için değil. Farkı anla, hep bir şeyleri bekleyerek çürümektesin. Oğlum insanlar aç lan aç, kendine gel artık. Bırak şu burjuva dertlerini. Senin derdini biliyorum ben, dertsizlik seninkisi. E tabi, boş adam n'apar, anca onun eli bunun gözü, yeterince büyüdüm mü, ne olmak istiyorum, ben kimim?... İşini gücünü yap kalk da delirtme beni.

Bu paragrafı kahkaha atarak yazdım. Çok saçma olurdu beni hiç anlamayan birine kendimi anlatmak. Çok haklısın der sarılır giderdim, sonra küçük evimde köşede ağlardım. Maslow'u anlatsam anlamazdı ama ben de çok anlamazdım. "Self-actualization"dan "Self-transcendence"e geçemedim bir türlü.. Böyle diyim de anlamayın, kendimi gerçekleştirmekten kendini aşkınlığa diyorum şekerim. Aman neyse uf merakın olsa zaten biliyor olmaz mıydın? Ben şimdi kime neyi açıklayım.


Öptüm çok

Sevgiyle