Tuesday, 10 December 2024

"Bu yaşta kemiğin kırılsa kaynar, kalbin kırılsa iyileşir."

 Ne üzerine yazacağımı henüz kesinleştirmeden yazmak istedim bu yazıyı. Bir dost meclisindeydim bugün, geçen bir yılım nasıl geçti, neleri aştım veya nelerde çuvalladım onları derledim bugün. İncinmişliğin bir ölçüsü olsaydı keşke, olsaydı da herkes anlasaydı. Çekinceli iç dökmelerim artıyor. Sürekli boşanmaktan konuşan huysuz insanlardan olmak istemiyorum. Ama elimde değil, elimdeki en taze acı o şimdilik. Bazen elimi yıkarken alyansımın olmadığını fark etmek gibi zamansız yine bazı hatırlamalar. Alyans takmak fikrini hiç sevmezdim ancak şimdi neden eksikliğini hissediyorum bilmiyorum. Dün gittiğim oyun "Plastik Aşklar"da bir replik vardı, 

"Ben evlilik fikrini sevmiyorum. Ben bir adamın seninle yasal olarak beraber uyuma mecburiyetini seviyorum." 

İlk duyduğumda hoş gelse de Kierkegaard'ın Evliliğin Estetik Geçerliliği kitabında dediği sözü çok içselleştirdiğimden muhtemelen, bu söz aslında son derece acı verici geliyor bana. Birine yasal bir güvencen olduğu için güvenmek.. Ne acı ama. Sadece güvenmenin ve sevmenin modern dünyada böyle mesnetsiz oluşundan mı yani insanlar böyle mutsuz evlilikleri sürdürmekte ısrar ederler? Oysa Kierkegaard der ki, aşk olmayan bir evlilik korkaklık ve onursuzluktur. İki insanı aynı şartlarda aynı yaşama yalnızca aşk mecbur etmelidir. Ve ekler, "Boşananlar, bu korkak evliliklerin içerisinde çürüyen herkesten daha cesur ve onurludur. Bunu biraz daha düşüneceğim. Henüz vaktim var nasılsa. Şimdilik.

Sürekli ilişkiler hakkında konuşan Güzin Abla olmak istemiyorum ama ne yapayım, içimden geliyor hep bunlar. Yaşadığım kimilerince ne denli ucuz ve basit olursa olsun, ben hayatımın geri kalanında olduğum gibi tadını çıkarmak istiyorum belki de. Acının da bir tadı var sonuçta. Kekremsi, buruk, bazen yutkundurmayan. En olmadık anlarda aklınıza gelen o buruk hatıralar. Artık buruk demeliyim, zamanında oldukça neşeli ve sonsuz gözükürlerdi. İnsanoğlu neden gülümser hep fotoğraf çekinirken mesela? Neden o dondurulmuş anlarda hep çok mutlu görünmek isteriz? Neden iyi değilsek bile, o kameraya bakarken sahte de olsa güleriz? Bana sorarsan mutlu hatırlamak isteriz. Kameranın kaldırıldığı ve merceğinin sana doğrultulduğu o an, şimdinin çoktan geçiyor olduğunu fark ederiz. O sahte Mona Lisa gülüşlerimiz de hep bu yüzden. Ama ben genelde mutluyumdur, yani öyle olmak için çaba sarf ederim. Çabama sağlık demek gerek burada da, insan o kar kıyametin içinde bile gülümseyebilir.

Bazen bir dakika öncesinde ne düşündüğümü unutuyorum. Bugün düğün fotoğraflarımıza baktım. Öyle mutlu ki o genç kız. Onu öyle çok seviyorum ki. Gözleri ışıl ışıl, bebek gibi teni. Baktığı yerde neyi gördüğünü anımsıyorum. Bir adamdan fazlasını gördü hep. O kendine yol arkadaşı bulduğunu zannettiğinden, tüm heyecanını ve sevincini mazur görebilirim aradan kaç asır geçerse geçsin. Ama sevgi böyledir zaten, bir adam görseydi yalnızca, öyle tutkuyla beklemez ya da özlemezdi. Bazen akıl almadığım için kendime kızıyorum. Öğüt almayı hiç sevmem. Neden sevmem ki, neden ben hep birilerinin hayatı kolaylaşsın diye uğraşırken benimki hep ilk elden olur? İnatçı olmaktan ya da kibirden değil, o an o duygunun büyüsüyle sarhoş olduğumdan. Çok derin hissederim ben hep. Sevdiğim biri üzülerek bir şeyler anlattı mesela, yüreğime oturdu, ağladım. Ona yetecek bir cevap ya da bulunduğu durumu düzeltecek bir şansım da yoktu. Biraz da buna ağladım. Ama gün geçmiyor ki insan dün yattığı halini hor görmesin. Her gün dünden daha bilge uyanmak mecburiyetindeyim. Neden mi? Tekrar aynı şeye ağlamayım diye. Ama tabi sevilmemişlik, yarı yolda bırakılmışlık hep aynı göz yaşartıcı dumanı taşıyor içinde. Ne zaman anımsasam bu gerçeği, o andan bir kaç dakika kopuyorum. Bazı rüyalar tekrar ediyor bu aralar. Çok üzgün olduğunu söylediler bana, ne saçmalık. Beni kaybettiği için üzgün olmayan birine nasıl içimde merhamet duyabilirim ki? Üstelik de sahici değil. Öyle üzülecek insan, bunları yapar mı? Hadi bir ikisini öfkeyle dedin, diğer üçü beşi... En sağlıklı olanı da artık hiçbir duygusuna ya da beyanına güvenemeyeceğimden güvenmenmemi gerektirecek bir hukuk bırakmamaktı. Hayat ne ilginç sahiden. Bir bardak, anlamadığınız bir hiçlikte ansızın taşıyor. Siz biriktiğini hissediyorsunuz ancak daha bardağı bile bulamadan, her yer batıyor. İçinde sahiplendiğiniz hasta kedi de, cebinizde beklettiğiniz hediyeniz de, akşam o sever diye yaptığınız yemek de, çekmecenizdeki hiç eskimeyen o gecelikler de... hepsi bir bakmışsınız, hepsi dibine kadar batmış.

Bir an önce iyileşmeni dilerim benim küçük Vera'm. Bir an önce kalp ağrılarının ve zamansız ağlamalarının dinmesini dilerim. Biliyorum iyileşirsin, şimdi o küçük bilmiş kız karşıma gelse "Ne yani öleceğiz diye yaşamayalım mı?" diye bana çıkışırdı. Elbette haklı. Ama biraz ağırdan alalım olur mu, bazı yaralar göründüğünden derin olabilir. Ama yine senin cesaretine ihtiyacımız var. Sonuçta ne denli derin olursa olsun, yaşın çok küçük biriciğim. Ne der hep baban:

"Bu yaşta kemiğin kırılsa kaynar, kalbin kırılsa iyileşir."

Saturday, 23 November 2024

Göğe Çıkar Yolum

Sarhoşluk şaraptan eskidir derler, acılar da sevgiden. Şimdi bir kenti çıplak ayaklarla dolaşsam, bana en güvende hissettiren sokakta otursam ve kendime tekrar tekrar fısıldasam bazı kelimeleri. Bazı aptal cümleleri önce kelimelerine sonra seslerine tek tek cesaret neşterimle ayırsam. Cümleleri keserken gözümü bile kırpmasam bu gece. Bir insan ayrılmak istiyorsa, artık sevmek istemiyordur derim mesela. Ama seni sevmiyorum demek, çok daha onurlu. O dimdik. Onun içinde parçalanmış gitgel akıllı bir talep yok, bir durum bildiriyor yalnızca. Ya da "Bana senden başka yok mu?", var muhakkak. Bunlar aslında ufak soğuk belirteçler. Ama yine de can yakarlar. Bu cümleyi kessem şimdi, bana senden başka kız mı yok desem mesela, ne demek isterdim. Öncelikle beni, seninle değerli kıldığını anlayabilirdim pekala, çünkü kurgu cümlende öznen sensin, bense oldukça bulunur bir varyasyon gibiyim. Bu cümle, öyle derinden sarsar ki, aklın şaşar düşündükçe. Bir cümleyle kaç kalbi ve kaç inancı yıkabilirsin oysa. Öyle güç de istemez hem sözlerle incittiğimiz ruhlar. Senden başkasıyla ben olurum demek mesela bu. Bu artık iki kişinin sığındığı muhabbeti yerle bir etmek, dünyada birbirimiz içiniz'i yok etmek, dünyaya bir daha gelsem yine seni sevmem demek. Sana öfkelendim sana kızıyorum gibi içinde hala değer ve sevgi taşıyan bir şey değil bu. Buz gibi bir itibarsızlaştırma. Bu cümle sakin zamanlarda düşünülen bir teselli cümlesi. Sevginin en güzel ölçüsünü ve sınıfını bölye öfke anlarında bilirsiniz. Çünkü sevdiğiniz, canınızı nereden yakacağını çok iyi bilir. Sizi neyin üzeceğini bilir. Ama sevgisinde merhamet yoksa vicdan yoksa, sizi üzmek istemez, mahvetmek ister. İster ki en hassas karnınıza tüm gücüyle vursun ki, galibiyeti artık kesinleşsin. Mağlubiyet yetmez, ezici olmak zorundadır. Oysa seven insan kavgalarda sevmediğini bile diyemez. Ayrılmak ister belki, belki ağlar. Ama zihninde yalnızca durumun bitmesi ihtimali vardır, sevgisiyle. Fiziksel bir uzaklaşmaya meyleder incitmemek için, ondan başkasıyla olma ihtimalinin olasılığına değil. Bu olasılık düşünülmüş bir tesellidir. Apaçık.

Kalktım sokaktan. Güven vermiyor artık. Ayaklarım da acıyor zaten, unuttun mu çıplaktı. İnsanoğlu üşüyeceği camları kapatmasını da, kırılacağı insana mesafelenmeyi de hep iş işten geçtikten sonra yapıyor ne tuhaf. Ama yürümek, elimde olmadan yaptığım bir eylem şimdi, ellerim ceplerimde. Tıpkı gece çökünce ruhuma üflenen şiirler gibi şimdi yola çıkmak, yolda olmak. Kalp, zihnime mahcup ancak kırmıyorlar birbirlerini. Biliyorum ki bugüne bugün, her cesur deneyim kalbimin sayesindeydi. Uzun yollarda kaybolacaksın bazen ancak ne demiş Melike Şahin, "pusulam rüzgar". İçinde çok yol gideceksin böyle cümleleri kesip biçerken. Ve neyi bulursan bul, hep hissettiğinle yola çıkacaksın. Cümleleri böyle didiklesen de yani, içten içe bileceksin ki sadece hissettin. Sonunda ne amaçla, ne niyetle denirse densin, sen o kesince bulduğunu, aslında o an hissettin. Ve kimse senden özür dilemedi. Sana öyle hissettirdiği için, seni üzdüğü için günün sonunda bileceksin ki kimse üzgün değildi.

Bir sahil kentine çıkacak günün sonunda yolun. Eski taş evlerden yapılma ekmek kokan küçük köy meydanlarında bağdaş kuracaksın.Yürüyeceksin ve bu kez, küçük kanatlar iliştirecek Tanrı. Sana yeni pişmiş çorbalardan ikram edecekler. Sonra gün batmaya yakın, bir el saçlarını örecek. Bir şarkıcı en güzel şarkısını söyleyecek ve bir çift sevgili öpüşecek kaldırımda. Sen tüm bu güzelliğin içinde, ellerinle yıldızlar toplarken, ruhunda inanç, kalbinde iyileşmiş yaralar, yaslanacaksın bir omuza. Gün doğarken yeniden yürüyeceksin. Tüm o ızdıraplı kuytuları aşınca, içinde bir çocuk teşekkür edecek sana, onu hiç yüz üstü bırakmadığın için. Uzunca bir süre yürüdükten sonra, kanatlarınız da büyüyecek kalbiniz gibi. Ne olursa olsun, göğe çıkacak güzel kızım yolun. Çünkü göğe uzanan genişlikteki vicdanın, şimdi o yolun ince işlenmiş basamakları.

Sevgiyle 


Wednesday, 20 November 2024

Tanrımla Hasbihal

Merhaba Tanrım, 

Umarım iyisin. Benimki de laf şimdi, iyisin tabi. Düşündüm de seni küçükken hep erkek zannederdim. Gece yatağa yatıp büzüşünce, beni çepeçevre saran güçlü cüssenle, bana sarıldığını hayal ederdim. Hiç unutmam anaokulunda Bekir, seni çizmişti resim yaparken. Seni o küçük bacalı evlerin üzerinde kocaman kel bir adam olarak çizdi. Çirkin çizmişti bu yüzden görünce gülmüştüm. Ama öğretmen çirkinliğinden çok galiba cüssene kızmıştı. "Allah insan değil Bekircim." demişti gülmemeye çalışarak. 

Şimdilerde sana hak verdiğim bir yerdeyim Bekir, çizdiğin Allah çirkin kel bir adamdı ama bence yüceliğini öyle dağ taş üzerinde bir dev gibi hayal etmek, oldukça mantıklıydı. Tuhaftır Allah'a dua ederken neden istemsizce gökyüzüne baktığımı durmadan sorguluyorum. En son şu sonuca vardım, küçüklükten beri "Allah büyük!" diyorlar, duyuyoruz. O kadar büyük bir şey yeryüzüne sığmazdı. Galiba mecburen gökte diye düşünüyoruz. Bana gelince, ben hiç Bekir kadar cesur olup Allah'ı çizmeye çalışmadım. Ama son bir yıldır, onu eril vasıflarıyla anmaktan uzaklaştım. Bir dosta geçen gün dedim, artık Allah'ı kadına daha yakın hayal ediyorum, kocaman kucağı olan şefkatli bir anne gibi. Bana dedi ki "Sen kendini tanımaya başlamışsın, kişi Rabb'ini kendi gibi bilir." Galiba haklıydı. Saçların yoktur muhtemelen ama olsa en uzun  seninki olurdu. Ya da ellerin, kesin çok büyüktür. Bilmiyorum ki belki de sadece bir ışık hüzmesisin. Belki de seni ölsem göremeyeceğim. Bunu demek komik oldu, ölürsem gözlerim de mezarda kalacak sonuçta, dönüp alamam da, alsam da yerine takamam. Bence seninle dertleşme işini normalleştirmemiz lazım. Benim aklımdan geçen en gündelik saçmalıklarımı okuyabiliyorsun da, neden ben seninle istediğim gibi konuşamıyorum. İstediğim gibi derken, saygı çerçevesinde tabi. Bence sen Bekir'i bile affetmişsindir, seni kel ve ağzı burnu yamuk çizmesine rağmen. Benim bu toy sevişlerimi de seversin bence, bence sen hepimizin ruhunu doğuran koskocaman bir annesin. İnsan anne değil, Allah anne. Bilmiyorum ki nereye oturur bu cahil hitaplarım. Ama sen her zerremdeysen, her zerresindeysen bu kainatın, demek ki gerçekten kocamansın. Yüreğinde uyuttuğun gecelere şükranlarımı sunarım. Saçlarımı kestirdim ben, sana şirk olmasın. 

İyi geceler Allah'ım

-Seni çok seven minik bir kulun

Saturday, 16 November 2024

Kalbe Dair

Bir akşamüstü sofraya koyulan sıcak domates çorbası. Yanına aceleyle yapılmış eşlikçi marul salatası. Çorbam kaynar. Çorbam sıcak ve üzerinden çıkan buharlar. Zamanla yatıştılar, soğudular. Bir temel fizik bilgisi. Madde, bulunduğu ortamın ısısına, sıcaklığına ulaşmaya çalışır. Sıcaklık dereceleri farklı olan iki madde bir araya getirildiği zaman, sıcaklığı yüksek olan maddeden sıcaklığı düşük olan maddeye ısı akışı gerçekleşir. Bunun konumuzla ne ilgisi var? Güzel insanlar, bizim de bir sıcaklığımız. Yalnızca fiziksel olan ortalama değer değil, yaşam enerjimiz var. Bulunduğumuz ortamlar, içine sığmaya çalıştığımız kapların da bir sıcaklığı var. Şimdi ruhum bu masadaki domates çorbasına öyle benzer ki. Onu sevip içmezsem soğuyacak, tıpkı birini sevgimizle enerjimizle ısıtmazsak, olacağı gibi. Sevilmeyenin mesafelenmesini böyle tuhaf ve belki zorlama örnekler üzerinden ele almak keyif veriyor bana. Başka türlü görmeyi yeğlerim hayatın bu katı gerçekliğini. Dün bir kız çocuğuyla tanıştım, 3 yaşında, ismi Zümra. Küçük kızların o yaşlarda hayranlıklarını gizleyemeden sürekli etrafında dolandıkları bir ekolleri olur. Zümra için o bendim dün. Geldi gitti, saçıma dokundu, ojelerimi sevdi. O kocaman parlak gözlerinin buz mavisi akı, kendiminkilere bakıyor gibiydim. Öyle meraklı ve cesur ki. Aramızdaki sıcaklığı tarifleyemem ama diyalog şöyle gelişti:

-Kim sürdü bu ojeleri?

-Ben kendim sürdüm.

-Senin simli ojelerin mi var?

-Evet evde var, gelirsen sana da sürelim.

-Anneme söyleyim gelirim.

Koşarak annesine gitti, ifade aynen şu şekilde:

-Vera ablanın evinde simli ojeler var, çabuk gitmemiz lazım.

Sonra geldi kucağıma oturdu. saçlarıma doladı ellerini, ne kadar yumuşak dedi, evet güzelim seninki de öyle dedim. Evet benimki de öyle dedi güldü. Sonra baktım izliyor yüzümü, bir şey mi diyeceksin Zümra dedim, çok güzelsin Vera abla, ben de büyüyünce senin gibi olacağım, dedi. Orada içimde ılık bir sızı, ılık bir şefkat, benden de güzel olursun dedim öperken ama, içimden dedim ki yüzün güzel olsa ne güzelim bahtın güzel olsun, diyemedim tabi bunu, iki adam bulunca dert yanan teyzelerden olmak da var günün sonunda. Hem benim de bahtım güzel ne olmuş, herkes gömer sevdiğini bir zaman. O küçük kız çocuğu, tombul minicik elleriyle gözlerimin dolduğunu fark etti.

-Güzelsin diye mi ağlıyorsun?

-Hayır miniğim çok mutlu oldum söylediğine, ona duygulandım.

-Daha önce sana bunu diyen olmadı mı ki?

-Bilmem oldu herhalde, ama önemli olan içinin güzelliği.

-Akıllı olmam lazım.

-Evet sen çok akıllı bir kızsın.

-Oje sürmemem mi lazım akıllı olmak için?

-Kim dedi sana bunu?

-Oje kötü ama, tırnaklarım kopar çok sürersem.

-E az sürersin sen de.

-O zaman da güzel olur muyum?

-Evet hem de çok. Oje küçücük bir şey senin gözlerin çok güzel.

-Senin de gözlerin çok güzel

Bunu söylerken elini yüzümde gezdirdi. O minicik elleri Allah'ım, içimde ne buzlar eritti. Küçücük şimdi. Duygulandım, zor tutuyorum kendimi ağlamamak için. O cesur bakışları, kalbi dilinde soruları... Galiba böylesi saf bir şeyle en son ne zaman denk geldim diye düşünüp duygulandım. İçime ağır gelen duyguyu düşündüm. Bir sonraki kelimesini bile hesap etmeden konuşan zeki, ipek saçlı iri gözlü minik bir bebek. Kendisini de ispat etmek istiyor ama tabi, birlikte sildik bazı bardakları, yardım etmek istiyorum deyip aldı. Kaç yaşındasın dediğimde soruya hazırlıksız yakalanmış olacak ki; 

-Ben kaç yaşındayım anne şimdi?

-Üç buçuk yaşındasın kızım.

-Ama hani geçmiştim üçü!

-Tamam işte kızım üç buçuk yaşındasın.

-Ama geçtim ben üç yaşımı. Biz en iyisi yaşımı sorarlarsa kırk diyelim(bu annesinin yaşı)

-Kimse kırk olmak istemez ama kızım

-Ben isterim.

Bu diyalog iki kere aynı şekilde tekrarlandı. Ne yaparsak yapalım onu üç buçuğun üçten büyük olduğuna ikna edemedik. Onun tek önemsediği de buydu. Üçü duyar duymaz öfkelendi. Sonra ben kısa bir balkona çıkıp girdim. Döndüğümde yine kucağıma oturup yüzümü sevdi. Üşümüş ellerin diyip eliyle ısıtmaya çalıştı, elimin yarısı etmez elleriyle. Öyle güzeldi ki. Çocuklar gerçekten sizi bir sebep olmadan seven inanılmaz yaratıklar. Bunu bir erkek yapsa günün sonunda sizi elde etmek istediğini bilirsiniz. Siz de tabi, kimseye sadece ısıtmak için sarılmazsınız. Ama çocuklar sarılır. Onlar işin sonunda onlara ne vereceğinizle ilgilenmezler. Tanrım, iyi ki varlar. Hayatın kendisi, hayatın içinden tüm neşeleri. Onlardan öğrenecek çok şeyim var. Yetişkin olduğumuzda şu pragma işini fazla kafaya takıyoruz anlaşılan. Yeterince yetişmemek ya da bu emin değilim.

Çorbam soğudu, ellerim soğudu. Sonra daha sıcak bir çift minik el, geldi ısıttı. Kalbim ısındı onun o parlak iri gözlerindeki merakla. Oradan ayrıldıktan sonra yalnızken çektim arabayı bir yere, hüngür hüngür ağladım. Kalbim ısındı, aktı. Telaşa gerek yoktu. Tanrı katı benliğimizi eriten sıcak ajanlar yollasın önümüze. Böyle anlar, yaşamın kendisini hissettirmesi esasında. Saatlerce ağladıktan sonra gelen ferahlama gibisi yoktur. Bu his uzun bir nefesle kendini uykuya teslim eder. Başta acıdan ağladığını sanırsın. Annem der ki hep, "Ağla yavrum, ağla da zehrin aksın." Akan zehir mi, ısınan kalp mi bilinmez. Ama hayat akıştır dediklerinden, zannedersem ânın keyfiyle erdiğin hal, cesaretle yüzleşirsen kalbin içinde bâki kalır.

Şükürle

Thursday, 7 November 2024

Yaşamın Heisenberg’cesi

Zamansız yüzleşmeler

Yaşamın şânındandır

Ne gelirse üzerine güzelim

Ne yağarsa yağsın tepene

Tebessümle karşılaşmak gerek

Bu öyle keramet göstereceğin

Kalbini ateşe hazırlar bir zırh da değil

Kemâle erdiğin bir yol sadece

Ucu bucağı olmayan

Ne zaman başladığını da kestiremediğin

Uzunca bir yol

Yarının gelişi gibi muhakkaklı bir serüven

Yüreğinin tohumları müsade et serpilsin

Ağladığın gecelerin sabahında

Yüreğine akan ılık ışıklar gibi

İçini ferahlatacak bir güneş şimdi hakikat.

Bir dost buyurdu ihtiyacım olan bir anda

Değişim, özünde hiç değişmez bir hakikat

Hayatımıza giren herkes ve her şey

Anlık ya da ömürlük, değiştirir seni.

Özneliğin, ufkunu çizdiğin o çizgi

Biraz belirsiz kalmalı hep.

Çünkü hesabın, yalnızca senin gerçekliğin

Sana çarpanlar olacak yolunda 

Ve sana rağmen, belki seni ezerek

Geçip gitmek isteyecek birileri.

Birileri mutlaka çıkacak yoluna ve

Senin o hesaplı yolunun bir yerinde

Çarpışacak seninle gerçekliği.

Yaşamın sahiliği burada gösterecek kendini

Senden başka öznelerin 

Senden başka ufukların 

Senden başka hayallerin de

Var olduğu değişken bir evren bu güzelim.

Bu felsefenin temeli Heisenberg’in değişkenlik ilkesi.

Yerini bildiğinin, momentini bilemezsin.

Yola çıkarkenki senle, yolu arşınlayan benliğin de

Tüm bu değişkenlikten nasipli.

Yol dönüştürür, yaşam dönüştürür insanı.

Şayet yaşarsan.

Şayet korkmaz ve cesur olursan

Yanlışa düşmek, doğruya giden adımlar şimdi

Kibir yumağı benliğin

Hatırla, yürümeyi öğrenirken

Kaç kez düşüp ağlamadın ki?

Yirmiler bir zamanların en iddialı zamanlarıydı

Özellikle on sekizlerin

Ya şimdi?

Kervan yolda düzülmese de

Develerinin ya da atlarının 

O yolda kaçıp gitmeyeceği ne belli?

Akış buradan gelir.

Seninle olan seninle akar,

Hayat çok duraklı uzun bir yol

Kimileri yol boyu, kimileri bir kaç mahalle eşlikçi.

Ama sakın unutma;

Denk geldiğin her şey ve her kişi

Değiştirir seni. 

Bazıları ömürlük, bazıları geçici.

Değişimin bol olsun güzel dostum,

Çünkü ömür de geçici.

Gam da keder de

Keyif de neşe de

Hepsi ama hepsi,

Bir gecelik yer bulsun yüreğinde.

Sonra mevsim de değişir

Her şey gibi.

Sunday, 3 November 2024

Kabul Üzerine

Büyüyorum

Doğan her günü ve batan tüm güneşleri selamlıyorum

Beni oyalayan geçici varsayımlarınızın aksine

Hiç yaşanmamış bir geçmiş arzulamıyorum

Tümünü, hatıralarımın tamamını kucaklıyorum

Beni büyüten ve ben yapan acıyı

Neşemle ve ümitlerimle harmanlıyorum

Kolay hayatım, itiraf ediyorum.

Geçici dünyanın ufak dertlerini

Kalbimde ya da zihnimde, fazla ağırlamıyorum.

Mucizeler ve musibetler,

Acelesi olan misafirlerim.

Severek ağırlıyorum, severek yolluyorum.

Ömrüm kısa, ben geniş ve hızlı yaşıyorum.

Beni ben yapan her detaya,

Sevgiyle, bir talebe minnetiyle sarılıyorum.

Zannedersem artık yılları ikişer üçer atlayacağım

Daha çok başındayım, bir sofra şimdi küçük hayatım,

Tuz eksik diye söylenir cehaletim

Onu muhabbetle doyuracağım.

Koşar adım giderken yarınıma,

Her gam ve her demle, onu ömür yapacağım 

Ve yaşamın akşamına geldiğimde,

İçimdeki Tanrımla zengin bir ziyafet çekeceğiz.

O zaman kurduğum sofra,

Binbir emek inşa ettiğim benliğim,

Kanatlarına elmalar asacak

Ve ne kadar yersem yiyeyim,

Sevgilim gözlerini öpmeme ve dizlerine yatmama izin verecek.

Onsuz bir ömür ne ızdırap dolu olurdu.

Onun kollarına sığınmasam, 

Böyle hafif düşmezdim.

O olmasa derdi böyle küçük düşlemezdim

Dizlerimi öperek ve üfleyerek iyileştiren annem gibi,

Tanrı bazen bana el uzatırdı.

Saçlarında sallar ve ellerinden gemiler yapardı.

Tüm zor geceleri onun göğsünde geçirdim,

Birbirini yıllar sonra bulan sevgililer gibi,

Sabahlara kadar sevdi beni.


Tanımıyorum sizin tanrılarınızı,

O da sizler gibi çıkarcı ve zalim mi?

Herkesin Allah’ı ayrı dediğimde şirk koştuğuma inanan siz,

Benimki gibi olsaydı, hiçbir kalbi böyle çekincesiz incitmezdiniz.

Yahu tuhaf insanlar,

Siz Tanrınızla hiç dertleşmez,

Hiç sevişmez misiniz?

Sunday, 6 October 2024

Ateşine Sahip Çıkmak

Güzel kızım,

Senin neşene hayran olarak gelecekler,

Işığından bir parça alıp,

Kendilerine de katmak isteyecekler.

Harlı bir ateş, verdikçe eksilmez diye,

Tüm o temizliğinle vereceksin...


Sonra seninkinden hep daha sönük kalacaklar,

Daha da fazla isteyecekler,

Etrafına korunaklı bir karakter örmeden,

Durmadan senden inanç ve neşe devşirecekler.

Onlara aldanma güzelim.

Söndürene kadar seni

Gitmeyecekler.


Onlara sahip olduğun neşenin,

Sana içkin olduğunu hatırlat.

Ve de ki;

Sadece bana kadar var,

Üzgünüm, kendi ateşini kendin yakmayı

Öğrenmek zorundasın.

Sana yalnızca bir kaç kibrit belki bir kıvılcım sunabilirim.

O da ateşin biraz yorulursa.

Sıfırdan bir odunu yakmak,

Beni söndürebilir.

Sönsem de yine yanarım evet,

Ama daha da büyümek varken,

Neden vakit kaybedeyim?

Benim de bir ömrüm var

Her şeyin olduğu gibi.



Friday, 4 October 2024

Savaşını Görmek

 Merhaba sayın okur, bugün konumuz benim de çok sevdiğim ve her fırsatta elimden geldiğince, bütçem yettiğince yaptığım şey: seyahat etmek.

Zannedersem beni biraz tanıdıysan bu süreye kadar, kastettiğim şeyin lüks otel tatilleri olmadığını da çoktan anlamışsındır. Kastettiğim biraz kendi başına, ucunu hesap etmediğin ve keşfedeceğin türden bir deneyim. Yolda buldukların, sana ayna olacak. Nereden mi biliyorum, çünkü bana hep oldu. Hoş, ne için bakarsan onu bulursun. Tefekkür dedikleri de zaten biraz öyle bir şey. Kendinle yüzleşmek tüm bunların arasında en zor olanı. İnsanın kendiyle kalması da güç, hele de duygusal bir boşluktaysan ve içindekilerin adını tam koyamıyorsan. Kendinle kalmak, sana kaçacağın sokaklar bırakmayan bir müsaitlik yaratıyor. Sırt çantanda gelecek kaygın olmadan, birilerinin sana yüklediği derin ve ağır sorular olmadan çık ama. O zaman heybene bulduklarından iliştirebilirsin. Ve insan, büyük acıların ardından seyahat etmeliymiş. Acısına başkalarının gözünden bakabilmek için. Korkma kaybolmazsın, ip hep beline bağlı. İran'a ilk gittiğimde, zamansız ağlamalarım vardı, bir söze, bir ritme. Sonra orada boşanma hakkı olmayan kadınları görünce, istemsiz bir sevinç kapladı içimi. Ya da yarınla ilgili tonla kaygısı olan insanlarla dertleşmek, onların belirsizliklerinde kendinden bir şeyler bulmak. İnsan olmak bu aşinalıkların hepsini kucaklıyor esasında. Bir gece yolculuğunda, bir hikayeyle çok şey değişti aklımda. Büyük İskender'i anlatıyordu arkadaşım. Onun dünyanın en büyük zaferlerini kısacık bir zamanda nasıl kazandığını. Hikayeye göre İskender İran sınırlarına yaklaştığında askerleri artık isyan ediyormuş. Yeter İskender demişler, bu ganimet bize yeter. İskender ise mücadeleden bir adım geri durmak şöyle dursun, sürekli artan bir hırsla yeni seferler yapıyor, topraklarını hiç durmaksızın genişletiyormuş. Durumu hocası olan Aristo'ya söylemiş askerler. Demişler ki İskender durmuyor. Aristo'dan cevap gelmiş,

"İskender duramazdı, onun savaşı kendiyle."

Hikayenin bu kısmını duyduktan sonra donakaldım. Demek ki asıl muharebe insanın kendisiyle. İçimdeki cephelerin tahliliyle başladım. Hangi konuda neyle savaşıyordum içimde, neyi bırakmam gerekiyor ama bırakamıyordum? Kendinize kılıç çektikten sonra bilirsiniz ki kazananı olmaz o kavganın. Pes etmekse gururunuz için iyi değil. Kazansanız bu sefer öldürdüğünüz kişi, belki sizi bugün siz yapan kişi. Kendinle ve içindekilerle mücadelenin handikapı bu muhtemelen. 

Savaşma güzel dostum, pes etme, sadece çekil. Bunu kavga anında aniden sarılmak gibi düşünebilirsin. Kocaman sarıl ve ona de ki "Seni seviyorum, seni anlıyorum. Mücadelen için minnettarım. Ama yorulduysan gel dinlen. Seni temin ederim asıl düşmanın ben değilim. Hiçbir zaman da olmadım. O yüzden şimdi gel kucaklaşalım, öpeyim yanaklarını. Sen anlat, ben anlatayım. Haksız olduğun yerler olması seninle bir ömür savaşacağım anlamına gelmiyor. Seni ve sahip olduğun her şeyi seviyor ve kabul ediyorum.."

İçimdeki küçük kıza hiç öfkelenmezdim ama umursamaz aşık biraz dizginlense fena olmazdı. Yani sevdiği biri için her şeyi yakardı ve asla pişman olmazdı. Yani bundan bir kaç yıl önceki Vera, hayatta aşktan kutsalı yok sanırdı. Aşk beni tamamlar sanırdı. Ne toy. Aşk bize binlerce güzel an yaşatsa da hikayenin seninle kıymetli olduğunu unutma. Kendi payını yadsıma. Öyle temiz ve masum şeyleri inşa etmek, dürüst bir kalp olmadan mümkün değil ya hani, öyle işte. O kıza öfkeliydim. Sonra düşündüm, çok güzel filmlerin de sonu kötü bitiyor sonuçta. Muhteşem oyunculuklar, inanılmaz iyi açılar, duygular sahne geçişleri derken, bir bakmışsın sonunda kimse sonsuza kadar mutlu yaşamamış. Titanik mesela, ne iyi film, sonu kötü bitti diye kötüleyemezsin. Kendimi de aslında böyle sahiplendim. Ah kerata dedim, çok güzel iş çıkardın ama bu filmin sonu iyi gitmedi. Üzülme güzelim diyorum, senaryo sana bu sefer böyle denk geldi. İşin aslı o genç kadını da kucakladım İran'dan dönünce. Onu üzenleri de affettim. Her şey bu hayatta, sana bir şeyler öğretmek için ve acı, en iyi öğretmendir. Kabullendim onu ve hatalarını, heyecanlarını ve ağlamalarını. Günün sonunda birbirimizi büyüttük çünkü. Sen o gün o hatayı yapmasan, ben bugün burada, bu kafada olmazdım güzelim dedim. O yüzden savaşmayalım. İlla savaşacaksak, bu yine inandığımız bir değer uğruna olsun. O zaman gözümüzü bile kırpmayız, sana söz veriyorum.


Sevgiyle,

Kucakla.




Wednesday, 2 October 2024

Yürümeyi Öğrendikten Sonra da Düşeriz

 Geçtiğimiz günlerde bir dosta artık çok yorulduğumu, geçen ay üstesinden gelebildiğim düşüncelerin bugün altında ezildiğimi söyledim. "Bir zamanlar yapıyordum!" diye kendime öfkeleniyordum. Bazen insan düştüğünden çok kalkacakmış gibi hissettiğine ağlıyor işte. Yani olmayana üzülmüyoruz, olacak gibi olup umutlandırmasa. Gözlerim dolarak anlattığım dakikaların ardından bana baktı, gülümsedi, dedi ki canım dostum; "Yürümeyi öğrendikten sonra da düşeriz. O grafiğin, yaklaştığında, aşağı bir eğri gibi gelebilir. Ama uzaklaşınca fark edeceksin ki aslında yukarının grafiği o. Anlık kaygılarına ve hüzünlerine çok kaptırma. Hepsi geçecek, biliyorsun." ve ekledi bir başka dostum, "Artık düşsen de kalkacağını biliyorsun, yürümeyi öğrendin o zor süreç bitti çünkü."

İnsan bilmediği her işin acemisi. Terk edilişlerin ya da edişlerin de öyle. Yaşadığımız gerçek hayat deneyimleri, öyle okulda öğrendiğimiz sisteme hiç benzemiyor. İnsan ilişkileri, üzerine siz çalıştıkça iyi olmuyor her zaman. Öyle bağımlı ki karşıya. Siz eskiden sınavlarınıza yaptığınız gibi olsun istiyorsunuz, çabanıza bakıyor sanıyorsunuz. Ama işte hayatın cilvesi, çok çalışsanız da başaramayabiliyorsunuz. Galiba bu durum egomuza büyük hasar veriyor. "Çok sevdim, çok çabaladım, gözlerinin içine baktım, elimden gelen her şeyi yaptım nasıl olmadı?" Olmayabilir güzelim. Zaten büyürken tüm gayretimiz bir kendilik ve iktidar inşa etmede, büyüyünce de onu layıkıyla görmek ve icra etmek istiyoruz. Ama iktidarın buna yetmiyor, krallığın güneşin doğduğu o açık ovalar değil. Sınırların bunlar senin, bir başkasınınkine giremediğin. Günün sonunda kimsenin kalbine giremezsin, aklına giremezsin, hayatına giremezsin o davet etmezse. O yüzden sen üzülme, bunların hepsi sana ince öğreti. Sen kendi krallığına odaklan, kapılarını kalelerini sağlamlaştır. Yağmacılar gelirse dik durabil. Şunu sakın unutma güzelim, sen içeri almadıkça kimse giremez o sınırlardan içeri. 

Güçlü kadınlarıma

Monday, 30 September 2024

Ayağa Kalkma Zorunluluğu Üzerine Hasbihal

 

Selamlar güzel insanlar, 

Neredeyse iki yıldır yazmadığım bu blog sayfasına artık geri dönmenin bir şeyler çiziktirmenin zamanı gelmişti. Konumuz "Ayağa kalkmak". Daha doğrusu sürünmeden yaşama sanatı. Bu böyle sanıldığının aksine kendimizi zorlayarak ya da içimizdeki enerjiyi itekleyerek yapılabilecek bir şey değil zannedersem. Düşüşlerimiz bazen nice kalkışlardan afilli de olabilir üstelik. Ancak kibrim, ve insan olmamızın verdiği o enaniyetle bunu sürdürmenin pek de bir esprisi yok gibi. Kendimi sürüyor gibi hissettiğim pek çok an oldu, kendimi, bizzat kendi ellerim ve kucaklarımla teselli ettiğim. Günün sonunda herkesin içimde gördüğü cevheri, sadece kendim görmemek için, tembelliğime yenildiğim için, ertelediğim ve kaçtığım onca gün ve gecenin ardından, yüzleştim. Özdisiplinim çok eksik, disiplinli çalışamıyorum, ertelemekten ne zaman vazgeçeceğim gibi bin türlü sorunun ardından Jules Payot'un irade terbiyesi kitabındaki bazı cümlelerin kalbimle altını çizdim. Sayfa 58'de der ki Payot:

"Uyuşukluk aslında istektedir, zihinde değil."

Beni biraz sarsan bir cümleydi. Günün sonunda istediğimiz şeylerden çok onları ne kadar istediğimiz ve onlar uğruna nelere hayır diyebildiğimizi gözden geçirmemiz gerekiyor çünkü. Dolayısı ile yaşadığımız zor zamanlarda içten içe, yenilmiş olmaya karşı da bir muhabbet geliştiriyor olmamız çok olası. Acziyetin kabulu, bir yücelik karşısında pekişmedikçe, bize esasında içkin olan bu güçsüz hali, bir şekilde yaşadığımız bir olayda ya da kişide ziyadesiyle tatmak istiyor olabiliriz. Yani varoluşumuz, buna öğrenilmiş statüler ya da kavramlar da diyebilirsiniz, günün sonunda sizin tüm bu evrendeki ufalan aktörlüğünüzün ne derece sınırlı olduğunun itirafını bekliyor. Modern dünyada bağımsızlık, her ne kadar içimize bir özerklik ateşi düşürse de, ağır şeyler yaşadığımızda yıkılmak isteği, belki de bu dünyanın bize yıkılma payı vermediği için ısrarla sürdürmek istediğimiz hallerdendir. Çünkü hayat, teslim tarihi bizim dışımızda belirlenen ve oldukça sert kurallara tabi bir fabrika gibi işler. Ve bizler aklımızın iyiye kötüye ermeye başladığı en çocuk yıllarımızdan itibaren buna uyum göstermek üzerine eğitiliriz. Sistemin dişlisi olmak ayrıca biz dişiler için ekstra zor onu da söylemek gerek. Biyolojimiz gereği her ayın ilk iki haftası dünyaları yerinden oynatacak motivasyon ve enerji son iki hafta kendinizi depresyonun kıyısından almaya çalıştığınız günlere de bırakabilir. Dolayısı ile bir kadından ayın her günü bile aynı derecede üretken olmasını beklemek de büyük yanılgı. Ancak şu nokta atlanmamalı, sorumluluklar da daima motivasyonla gerçekleştirilecek kadar keyfi değil. Bir arkadaşım kendisine sık sık "Motivasyon yok, disiplin var" diyerek aylarca sınava hazırlandı. Galiba bu yenilginin sınırları hala epey esnek. Ama şu yadsınmaz gerçek zihinlerimizin bir köşesine yazılsa iyi olur,

Uyuşukluk aslında istektedir, zihinde değil.


Sevgiyle