Thursday, 26 March 2020

Am I Legend?


Yazı Will Smith'in başrolünü oynadığı I am Legend filminin değerlendirmesidir. 
Will Smith'e yine yeni yeniden aşık olduğumuz bu filmde, sevdiği herkesi öyle ya da böyle virüs sebebiyle kaybetmiş eski bir askerin direnişini görmekteyiz. Amacı kendinden büyük olan bu kahramanımız, aklını kaçırmak üzereyken olaylar değişiyor. İnanılmaz sürükleyici ve etkileyici. Ancak artık biliyoruz ki ben yazılarımı bende bıraktığı duygu ve düşünceler nezninde yazıyorum.
O yüzden artık asıl kısıma geçebiliriz.
Varoluş amacınızı sorgulatan filmlerden benim gözümde I am Legend. Böyle kalbinizi avuçların arasında sıkıp bırakanlardan. Çok anlamlı bir sahnedir, kahramanımız Robert Neville'nin Bob Marley'in şarkısı eşliğinde onu anlattığı ve duygulandığı:
-Onun bir düşüncesi vardı. Biyologların fikrine benzeyen bir düşünce: İnsanların hayatına müzik ve sevgi aşılayarak ırkçılığı ve nefreti tedavi edebileceğine inanıyordu. Bir gün bir barış konserine çıkmaya hazırlanırken silahlı bir adam evine gelip onu vurmuştu.2 gün sonra sahneye çıkıp şarkı söyledi. Biri ona neden dedi. Dedi ki; Dünyayı daha kötü hale getiren insanlar bile bir gün tatil yapmıyor, ben nasıl yapabilirim ki? Karanlığa ışık tuttun. 

Bu sahneden sonra içinizden çok cılız bir ses bile "Peki sen?" demiyorsa, yazının geri kalanının ve muhtemelen benim sahip olduğum düşünce sisteminin sizde bir karşılığı yoktur. Sonuç alamadığınız durumlar süreci yiyen can sıkıcı olgulardan başka bir şey değildir, muhtemelen sizce. Bu sahneden sonra Bob Marley'i biraz inceleme, ait olduğu fikir dünyasıyla kendiminki arasında bir akrabalık, bağlantı kurma fırsatım oldu. Başladı mı yargılamalarınız, Rastafaryan biriyle bir müslüman nasıl mı yan yana gelirdi? Sizin zihinlerinizi bulandırmadan, olabildiğince açık ve anlaşılır anlatacağım bunu;
Dünya'ya iyi bir şeyler katma derdiyle elbette.
Bugün yaşadığım dünyayı kurtarmayı, her şeyi yoluna sokmayı umduğumu sanmayın lütfen.Kendim kadar da bu dünyanın değişmeyeceğinden emin bir şekilde yazıyorum bunu. Kendim kadar. Önemli olan sonunda dünyaya ne olacağı değil çünkü, bana ne olacağı.
Yaşamı hak etmenin tek yolu vermektir.
Birini binlerce farklı yolla öldürebilirken, ölü birini hayata döndüremezsiniz. Tıpkı zaman gibi. Geçirebilirsiniz, ancak yeniden elde edemezsiniz. Bunlar bilip anlamadığımız şeylerden. Anlamayı inatla reddettiğimiz şeylerden. İşin en sonunda da yaşamımız kalıyor işte. Bir varsayım; toplam otuz yıl yaşayacak olsam, kalan on yılım. Dünya on yıl sonra ne durumda olur, kim yaşar kim ölür, soğuk savaş biter mi, dünya barışı gelir mi yoksa yaşayan herkes gider mi? Ya her şey aynı mı kalır?
Diyelim ki bunların hiçbiri olmadı ve ben on yıl sonra tam bu saatlerde öleceğimi anladım, son kez düşünüyorum. Hayatım gözümün önünden akıp giderken nasıl yaşadığımın muhasebesini yapıyorum . "Dünya hala aynı da, ben benimkini kurtardım." diye fısıldıyorum. Çok sevdiğim bir hocamla konuşurken "O yolda ölmek bile güzel!" dediğimde, " İşte bu yüzden bana yaşarken lazımsın." dedi.
Yazıyı burada bitireceğim sizin zihin dünyanıza müdahele etmeden. Ben de Tarçın'a gideceğim. 19 yaşında aldığım "Dünya'ya bir parça güzellik katma hareketi"min ilk ayağına, dokunduğum ilk cana.
Bir cana dokunmadan ölmeyin,
Yaşamak ve yaşatmak dileğiyle!

Kendinizi zihinsel kölelikten kurtarın. Kendimizden başka kimse zihnimizi özgürleştiremez.
Bir aşk, bir kalp, bir kader.
-Bob Marley


Saturday, 21 March 2020

Aylak Değerlendirmesi


Yazı, Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam Kitabının Değerlendirmesidir.

Uzun zaman sonra okuduğum en etkileyici, an merak uyandıran kitaptı. Sürekli arayan birinin asla bulamayışını görüyorsunuz. Ona kırdığı kalpler yüzünden öfkelenmek isterken, onun acısına şahitlik etmiş olmanın verdiği bir tanıdıklıkla, hiçbir suçlamada bulunamıyorsunuz. Sürekli gittiği yolları düşününce, sürekli aradığı kadını, kaçtığı geçmişini ve nefret ettiği etrafını; Öyle tanıdık ki Aylak Adam. Öyle ahbap ki. Aynı endişe var onda da, biraz düşünen herkeste olduğu gibi; doğru kişiyi bulma çabası. Ama bulmak, aramaktan da zor. Okurken kendimin çözülü ifadesi gibi bulduğum, kanım donarak ancak bir hazine bulmuş olmanın hazzıyla altını çizdim;
“Bütün çağların trajedisi bu, Kuyara: Kumda yatma rahatlığı. Adako: Ağaç dalı kompleksi. Şimdi kumda yattığım için kuyara diyorum. Daha da genişletilebilir. Kuyara, alışmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır. Düşünmeden uyuyuvermek. Biteviye geçen günlerin kolaylığı . Ya Adako? Ağaç dalındaki gövdeden ayrılma eğilimini fark ettin mi bilmem. Hep öteye öteye uzar. Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır. Buna ben ağaç dalı kompleksi diyorum. Genç hastalığıdır. Çoğunlukla Kuyara dişidir. Adako erkek. Pek seyrek cins değiştirdikleri de olur. Ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir. İnsanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu Adako’yu budarlar. Onu gövdeden ayırmamak için elinden geleni yaparlar. Kimi insana ne yapılsa yararı olmaz. Asi daldır o. Ayrılır. Balta işlemez ona.”
Okuduktan sonra, bu uzun zamandır beni kemiren gidişlerin cevabını bulmuş gibiydim. Sonuç değişmeyecekti, elbet gidecektim. Ancak bu duyduğum arsız heyecanın adını bulmuştum. Ve hiç şaşmaz aramaktan ne vakit yorulsam bu sözü söyler kulağıma inceden bir bilgiç, “Her arayan bulamaz ancak bulanlar; yalnız arayanlardır.” Belki denk gelir aramayan da doğrusuna ancak, aramadığından bulduğunun da farkına varmaz. Aylak’ın en sonunda delirmesi ve kimsenin onu anlamadığına ikna olması gibi, bir pes ediş de olabilir pekala sonu. Ancak okurken fark ettiğim, Ben Aylak Adam değildim. Aylak olabilirdim pekala vakit buldukça ancak(ki bu da aylaklık felsefesine ters bir yerde durur) ben ait olma meselesini bir türlü aşamazdım. Coğrafyadan da mühim bir kader çizgimiz var; büyüdüğümüz insanlar. İnsan eninde sonunda ailesi neyse o oluyor anladım. Sana vermedikleri kadarısın aslında gençliğinde. Esirgenen her duygu ve durumun açlığında, başına buyruk ve isyankarsın. Yetişkinliğinde ise onların aynısı. O içinde belki 15’lerinde yeşerttiğin direnişin, belki otuzlarında belki ellilerinde, sönüp bittiği, yenildiğin ve yenildiğini kabul ettiğin yaştasın. Sonu gelmeyen arayışların da bir gün bittiğini anladım Aylak Adam’da. Ya ben yorulacağım ya aramak. Ya ben alacağım ondan istediğimi, ya o benden; ona  bu vakte kadar verdiklerimin tamamını; bir akşamüstü, aniden, yol ortasında. Ama eninde sonunda bitecek bu kavga.

Kitabı tek bir yazıya sığdıramayacağımı anladım. Bu günlük bu kadarı!
Sevgiyle, saygıyla, keşfetme arzusuyla kalın!
 

Wednesday, 18 March 2020

Habersiz Tanışıklık

Yine gün ağarmaya henüz varken, gün içinde fark etmeden içerlediklerimi karşıma oturtup yazıyorum. Birilerine benzemenin tatsız alışkanlığından sıkılmış banel hisle ve biraz hüzünle doluyum. Yaşça benden büyük ve hayranlık duyduğum her insandan gençliğine benzetilme ritüelini aşmış, onlarca muhtemelen iltifat olan bu sözleri gün içinde olağan karşılasam da gece sorgulağım bir aralıktayım. Ah ne çok duydum: "Sende gençliğimi görüyorum!" Bu akşam oturdum ve derledim hepsini. Ortak yönleri nelerdi, bana bir his beslemişler miydi, kaç yaşındalardı ve en mühim soru; bu cümleden sonra benden ne beklemişlerdi? Bunu önemsiyorum çünkü aslında hepimiz, beklediklerimizin ifadesiyiz. Birine hoşlandığımız ve baktığımızda örneğin; hoş bulduysak karşılıklı olması temennisiyle göz teması bekleriz. Anne ve babamızdan sevgi, onay bekleriz. Bir bebekken dahi bu böyledir.Sosyal iletişimi var olduğumuz andan itibaren kurma iç güdüsüyle, gösterdiğimiz her çabanın karşıda bir cevap oluşturmasını bekleriz.
Gel gelelim benim bu daimi ikinci el gençliğim, beni özel hissettirmeyen, sıkan ve yoran, fazla realist bir tarafa evrilmeye başladı. Sonra fark ettim ki bu insanların hepsi, kastettikleri gençlikte şiir yazmış ve okumuş, dünyada bir şeyler değiştirmeye uğraşmış ve şu an, gözlerine bakar bakmaz okuduğum yorgunluklarıyla oturmuş kalmışlardı. Bohem durur, buruk ve kısa güler, mutlu olduklarına bir saatten fazla inanamazdınız. Henüz tazecik, bir çocuk neşesiyle girdiğim her anımda bana imrenerek bakmaları ondandı. Onların da gençliği benimkine yakındı, belki de aynıydı. Beni severken esasında gençliklerini sevmişlerdi. Bugüne bugün ben, henüz 20 olmuştum. Enteresandır ancak 24'ünde birinden de duydum bunu, 65'inde birinden de. Kadınından da duydum, erkeğinden de..
En çok annem ve babamdan duydum ama. İkisinin de birbirinden farklı olan gençliği, bende ortak bir paydayla birleşiyor, onlarsa öğrenilmiş çaresizliklerinin korkusuyla bu pamuklara sarmak istedikleri yavrularını durmadan uyarıyor, aynı keşfin yıpranma payına prim vermiyorlardı.
Ancak bir arsız huydur bu gençlik, ilerim öyle galiba deyip bırakmadım hiç. Çünkü 65'inde biriyle akran hissettiğim de olmuştu benim. Koruyabildiğim sürece içimde, kendi takviminde açmalı ve solmalı dallarım.
Demem odur ki başta tedirgin olsam da bundan artık anlıyorum, bende gençliğini gören ve muhabbet duyan herkese teşekkür ederim.Bazılarımızın hamurunda aynı neşe, aynı keder ve aynı arsız merak var demek! Anlaşılan aynı kapta yoğrulduk, bu ani tan(al)ışıklık ondan demek!

Yazı Sonrası Dinlenmeli ↴
https://www.youtube.com/watch?v=uy0ePmHdFgQ

#KapitalKendiniKemirirse


Karlı, sisli ancak okulsuz bir günden herkese selamlar!
Söyleyeceğim şeylerin sizdeki karşılığını tahmin dahi etmeden içimden geldiği gibi yazıyorum yazımı.
Sosyal mesafelendirme. Ne demek, nasıl anlamak ve ne yapmak gerek? Ben konuyu Kapitalizm ve Eğitim üzerinden ele alacağım. Siz de kendi üzerinize alabilirsiniz.
O kadar benimsemişiz ki kapitalizmin çerçevesinde sömürü öznesi ve nesnesi olmayı. O kadar alışmış ve sinmişiz ki. Sabahın 8'inde gitmeye başladığım okulları, koşturduğum kursları, farkında olmadan yarıştırıldığım tüm akranlarımı düşününce, 20 yaşıma girmeden, her fırsat ve koşulda buna kendi atmosferimde başkaldırarak yaşadığımı fark ediyorum. Bugün geldiğim noktada ne büyük payları var kim bilir. Bir virüs, tüm hayatımı harcadığım ve harcayacağım gerçeklikleri çökertebiliyor, ne ilginç. Ben; tatilin ilk günü akademiyi nasıl devam ettirebilirim diye kara kara düşünürken, 3.gün kendimi asıl öğrenmek istediklerimi ararken, elimde sayısız kitap ve dergiyle, başı boş ve sakin buluyorum. Çünkü neredeyse 15 yıllık koşturmacanın, sorguladığım her anını karşımda vücut bulmuş, yıllardır bekler vaziyette ancak dip diri buluyorum. Yüzleşmeye başlamadan evvel saatlerce gülüyorum. Tanrı, insana gerçekten istediğini sahiden verir. "Her şeyi tek başına değiştiremezsin Vera!", "Sistemi eleştirmek sana bir şey getirmez!" , "Biraz büyü de alış artık!" diyenlere bir kazanılmış bahis kağıdını yüzlerine fırlatır keyfiyle, galibiyetle gülüyorum. Virüsün tarafında değilim elbet, ancak sizden de olmadım hiç diyorum.Ben bu yazıyı en çok kendi adıma,
içimde bir yerlerde beni kemiren ve asla durmayan gelecek kaygıma yazıyorum.  Bugün inanıyorum ki bana dayatılan tüm doğrular bir gün çürüyebilir, tüm bu sistemi döndürmek adına olan hırpalandığım kavga bitebilir. En zengin de batar, en güzel çiçek de solar, en genç de ölür.Bugün sahiden biliyorum.

Bir boşluk. Ne kadar kaldığı da henüz kesin değil.
Şimdi yıllardır yetersiz olduğum hissiyle doldurulduğum akademiden uzakta, sessiz, sakin.
Bize insanlığın en büyük bir meziyet olduğunu söylerler ancak komiktir ki bu eğitimi alabileceğimiz ailelerimizi bile hocalarımızdan az görürüz. Ahlaklı ve etik bir mimarlık yapmamızı öğütlerler ancak mimari etik dersi seçmeli bile yoktur. Kapitalizm zehri de panzehri de üretebildiği için erktir. Dünya kapitalisttir. Okullar kapitalisttir. İş dünyası kapitalisttir. Ancak inandığım bir şey varsa, insan ruhu değildir. Gandhi o yüzden vardı, Marx o yüzden vardı, Karma o yüzden var
Ve ben, onu sorguladığım her anımın sonunda,
Gücüm yetmese de içten içe fütursuz tüketime duyduğum bu kinle
Tam da bu yüzden varım.

Bu arada, incelediğim istatistiklere göre yalnızca hastalığı olanları ve yaşı ilerlemiş olanları aldığı için,
Bir teorimdir sorma fırsatı bulursak sorarız:
Corona da kapitalisttir. Rica ediyorum kendinize dikkat ediniz.
Saygıyla, sevgiyle, sorguyla ve kolonyayla kalın efem!

Ben devrimci değilim, devrim benim içimde.