Wednesday, 19 November 2025

Yaş Aldığını Nasıl Anlarsın?

Bugün edebi bir dille kendi yaşlanma deneyimimi anlatacağım; nasıl yaş aldığımı. En başta küçük bir not düşelim, yaş'tan kasıt zaman değildir, yalnızca sayılar değildir. Çünkü ne derler bilirsiniz; 

Zaman armutları olgunlaştırır, insanları değil.

Ben yaş aldığımı kendi kendime düşündüğüm anlarda keşfediyorum. Koşarken artık bileğimi daha sık burkmamdan anlıyorum, saçlarımın dökülmesinden biraz. Eskiden eforsuzca sahip olduğum o neşeye bugün çabayla erişmemden. Böyle dediğimde depresyondan ayırt edilmez oluyor özür diliyorum, ama bundan çok daha fazlası var. O cehalet dolu saçtığın enerjin yerini akıllı bir otokontrole bırakıyor, yani ben bunu deneyimliyorum. Toleransım azalıyor evet ama o hemen parlayabilen yapım öfkeleri daha küçük harflerle ifade edebiliyor artık. Terk edildiğimde, hayal kırıklığına uğradığım anlarda bağırmak yerine susmayı öğreniyorum. Alışmayı öğreniyorum; kaybetmeyi ve kazanmayı. Bunu defalarca tekrar etmiş olmanın, binlerce günün ardından içimde geleceğe ilişkin kaygıları kaybetmenin hazzını yaşıyorum. Yaşım otuza yirmiden daha yakın. Daha heyecansız ama daha güvenle yürüyorum yollarımı. "Ne olacak yarın?"'ın anksiyeteleri bitti, "Nereye gidiyor bu hayat?", "O/Bu/Şu olacak mı?" gibi derinliğini kestiremediğim uçurumlardan artık bırakmıyorum aklımı. Kibrini ellerimle sakinleştiriyorum; çünkü hayat, onun üzerinde bir hükmümüz olmadığı için öfkelendiğimiz bir şey esasında. Ona her gece fısıldıyorum; ne kadar değişken hayat, ne de ipe sapa gelmez, cetvele kaleme gelmez baksana. Bundan beş yıl önce, hatta bırak beş yılı bir kaç yıl önce bu günü hayal eder miydin? Edemezdin. Öyleyse neden üzerinde hükmün olmayan o dolu dizgin yılları böyle tutup çekme telaşındasın. At binmeyi çok sevdim, bu işin felsefesini zihnimde oturtmama yardım etti. Siz ne kadar iyi binerseniz binin, atın da bir iradesi var ve onu ne kadar ehlileştirdiğiniz, ona ne kadar çok bindiğinizle değil, onu anlamaya ne kadar mesai verdiğinizle ilgili. Vahşi bir at gibi hayat, yuları elinizde. Onu anlamadan onu kontrol etmeye çalışmak biraz toyluk, biraz ahmaklıkmış.

Seneca kitabında der ki; 

"Yaşamın kısa olmasından yakınanlara rağmen hayat esasında yaşamasını bilen için uzundur. Yaşadığınız anları çıkardığınızda ise bulduğunuz şey hayat değil, yalnızca zamandır."

Böyle bakınca yaşam, içerisinde binlerce tatlı acı ne bulursanız işlediğiniz bir kilim gibi. En acı renklerin de, en parlak günlerin de o deseni var ettiğini bilirseniz, ipe de, ipi verene de kızmazsınız.


Sevgiyle kalın, sevgiyle yaşayın, sevgiyle yaş alın.

Çok sarıldım, çok öptüm.


LP - The One That You Love

LP - Into The Wild

4 comments:

  1. Bence yaşlanmak daha basit bir kavramla dostoyevski'nin de dediği gibi Yaşanması mümkünken, yaşayamadığı mutlulukları. Diyebilir miyiz?

    ReplyDelete
  2. Ne güzel söylemiş demi Dostoyevski; zannedersem tamamı şöyleydi:
    "İnsanı en çok acıtan şey hayal kırıklıkları değil, yaşanması mümkünken yaşayamadığı mutluluklardır."
    Umarım ki yaşadığımız anların toplamı, tüm bir hayatımız olur, yalnızca öylece geçen zaman değil. Sevgiyle :)

    ReplyDelete
  3. Şunu da belirteyim ki, ben gerçekten düştüm yollara. Ama tek anladığım, yolculuk yaptıysam da yaşamamış olduğum. Bir uçtan bir uca, kuzeyden güneye, doğudan batıya, arkamdaki geçmişin yorgunluğunu, şimdiyi yaşamanın sıkıntısını, bir gelecekle tanışmak zorunda olmanın öfkesini taşıdım. Ama o kadar çabaladım ki, nihayet şimdiki zamanda bir bütün olarak kalmayı, benliğimde geçmişi ve geleceği öldürmeyi başardım.

    ReplyDelete
  4. Ne güzel ifade edilmiş bir arayış. Gençken yollar arşınladıkça biter sanıyor insan, dönüp dolaşıp doğduğu yere geliyor ama. Marcel Proust der ki: “Gerçek keşif yolculuğu, yeni manzaralar aramak değil, aynı manzaralara yeni gözlerle bakmaktır.” Bu birleşme hali çok kutsal, dünle bugünü bir görmek. Gelecek geçmiş tüm versiyonlarını bilmek ve tek hükmünün bu yaşadığın ana olduğunu bilmek. Güzel yorum için teşekkürler :)

    ReplyDelete