Ne üzerine yazacağımı henüz kesinleştirmeden yazmak istedim bu yazıyı. Bir dost meclisindeydim bugün, geçen bir yılım nasıl geçti, neleri aştım veya nelerde çuvalladım onları derledim bugün. İncinmişliğin bir ölçüsü olsaydı keşke, olsaydı da herkes anlasaydı. Çekinceli iç dökmelerim artıyor. Sürekli boşanmaktan konuşan huysuz insanlardan olmak istemiyorum. Ama elimde değil, elimdeki en taze acı o şimdilik. Bazen elimi yıkarken alyansımın olmadığını fark etmek gibi zamansız yine bazı hatırlamalar. Alyans takmak fikrini hiç sevmezdim ancak şimdi neden eksikliğini hissediyorum bilmiyorum. Dün gittiğim oyun "Plastik Aşklar"da bir replik vardı,
"Ben evlilik fikrini sevmiyorum. Ben bir adamın seninle yasal olarak beraber uyuma mecburiyetini seviyorum."
İlk duyduğumda hoş gelse de Kierkegaard'ın Evliliğin Estetik Geçerliliği kitabında dediği sözü çok içselleştirdiğimden muhtemelen, bu söz aslında son derece acı verici geliyor bana. Birine yasal bir güvencen olduğu için güvenmek.. Ne acı ama. Sadece güvenmenin ve sevmenin modern dünyada böyle mesnetsiz oluşundan mı yani insanlar böyle mutsuz evlilikleri sürdürmekte ısrar ederler? Oysa Kierkegaard der ki, aşk olmayan bir evlilik korkaklık ve onursuzluktur. İki insanı aynı şartlarda aynı yaşama yalnızca aşk mecbur etmelidir. Ve ekler, "Boşananlar, bu korkak evliliklerin içerisinde çürüyen herkesten daha cesur ve onurludur. Bunu biraz daha düşüneceğim. Henüz vaktim var nasılsa. Şimdilik.
Sürekli ilişkiler hakkında konuşan Güzin Abla olmak istemiyorum ama ne yapayım, içimden geliyor hep bunlar. Yaşadığım kimilerince ne denli ucuz ve basit olursa olsun, ben hayatımın geri kalanında olduğum gibi tadını çıkarmak istiyorum belki de. Acının da bir tadı var sonuçta. Kekremsi, buruk, bazen yutkundurmayan. En olmadık anlarda aklınıza gelen o buruk hatıralar. Artık buruk demeliyim, zamanında oldukça neşeli ve sonsuz gözükürlerdi. İnsanoğlu neden gülümser hep fotoğraf çekinirken mesela? Neden o dondurulmuş anlarda hep çok mutlu görünmek isteriz? Neden iyi değilsek bile, o kameraya bakarken sahte de olsa güleriz? Bana sorarsan mutlu hatırlamak isteriz. Kameranın kaldırıldığı ve merceğinin sana doğrultulduğu o an, şimdinin çoktan geçiyor olduğunu fark ederiz. O sahte Mona Lisa gülüşlerimiz de hep bu yüzden. Ama ben genelde mutluyumdur, yani öyle olmak için çaba sarf ederim. Çabama sağlık demek gerek burada da, insan o kar kıyametin içinde bile gülümseyebilir.
Bazen bir dakika öncesinde ne düşündüğümü unutuyorum. Bugün düğün fotoğraflarımıza baktım. Öyle mutlu ki o genç kız. Onu öyle çok seviyorum ki. Gözleri ışıl ışıl, bebek gibi teni. Baktığı yerde neyi gördüğünü anımsıyorum. Bir adamdan fazlasını gördü hep. O kendine yol arkadaşı bulduğunu zannettiğinden, tüm heyecanını ve sevincini mazur görebilirim aradan kaç asır geçerse geçsin. Ama sevgi böyledir zaten, bir adam görseydi yalnızca, öyle tutkuyla beklemez ya da özlemezdi. Bazen akıl almadığım için kendime kızıyorum. Öğüt almayı hiç sevmem. Neden sevmem ki, neden ben hep birilerinin hayatı kolaylaşsın diye uğraşırken benimki hep ilk elden olur? İnatçı olmaktan ya da kibirden değil, o an o duygunun büyüsüyle sarhoş olduğumdan. Çok derin hissederim ben hep. Sevdiğim biri üzülerek bir şeyler anlattı mesela, yüreğime oturdu, ağladım. Ona yetecek bir cevap ya da bulunduğu durumu düzeltecek bir şansım da yoktu. Biraz da buna ağladım. Ama gün geçmiyor ki insan dün yattığı halini hor görmesin. Her gün dünden daha bilge uyanmak mecburiyetindeyim. Neden mi? Tekrar aynı şeye ağlamayım diye. Ama tabi sevilmemişlik, yarı yolda bırakılmışlık hep aynı göz yaşartıcı dumanı taşıyor içinde. Ne zaman anımsasam bu gerçeği, o andan bir kaç dakika kopuyorum. Bazı rüyalar tekrar ediyor bu aralar. Çok üzgün olduğunu söylediler bana, ne saçmalık. Beni kaybettiği için üzgün olmayan birine nasıl içimde merhamet duyabilirim ki? Üstelik de sahici değil. Öyle üzülecek insan, bunları yapar mı? Hadi bir ikisini öfkeyle dedin, diğer üçü beşi... En sağlıklı olanı da artık hiçbir duygusuna ya da beyanına güvenemeyeceğimden güvenmenmemi gerektirecek bir hukuk bırakmamaktı. Hayat ne ilginç sahiden. Bir bardak, anlamadığınız bir hiçlikte ansızın taşıyor. Siz biriktiğini hissediyorsunuz ancak daha bardağı bile bulamadan, her yer batıyor. İçinde sahiplendiğiniz hasta kedi de, cebinizde beklettiğiniz hediyeniz de, akşam o sever diye yaptığınız yemek de, çekmecenizdeki hiç eskimeyen o gecelikler de... hepsi bir bakmışsınız, hepsi dibine kadar batmış.
Bir an önce iyileşmeni dilerim benim küçük Vera'm. Bir an önce kalp ağrılarının ve zamansız ağlamalarının dinmesini dilerim. Biliyorum iyileşirsin, şimdi o küçük bilmiş kız karşıma gelse "Ne yani öleceğiz diye yaşamayalım mı?" diye bana çıkışırdı. Elbette haklı. Ama biraz ağırdan alalım olur mu, bazı yaralar göründüğünden derin olabilir. Ama yine senin cesaretine ihtiyacımız var. Sonuçta ne denli derin olursa olsun, yaşın çok küçük biriciğim. Ne der hep baban:
"Bu yaşta kemiğin kırılsa kaynar, kalbin kırılsa iyileşir."
No comments:
Post a Comment