Bir akşamüstü sofraya koyulan sıcak domates çorbası. Yanına aceleyle yapılmış eşlikçi marul salatası. Çorbam kaynar. Çorbam sıcak ve üzerinden çıkan buharlar. Zamanla yatıştılar, soğudular. Bir temel fizik bilgisi. Madde, bulunduğu ortamın ısısına, sıcaklığına ulaşmaya çalışır. Sıcaklık dereceleri farklı olan iki madde bir araya getirildiği zaman, sıcaklığı yüksek olan maddeden sıcaklığı düşük olan maddeye ısı akışı gerçekleşir. Bunun konumuzla ne ilgisi var? Güzel insanlar, bizim de bir sıcaklığımız. Yalnızca fiziksel olan ortalama değer değil, yaşam enerjimiz var. Bulunduğumuz ortamlar, içine sığmaya çalıştığımız kapların da bir sıcaklığı var. Şimdi ruhum bu masadaki domates çorbasına öyle benzer ki. Onu sevip içmezsem soğuyacak, tıpkı birini sevgimizle enerjimizle ısıtmazsak, olacağı gibi. Sevilmeyenin mesafelenmesini böyle tuhaf ve belki zorlama örnekler üzerinden ele almak keyif veriyor bana. Başka türlü görmeyi yeğlerim hayatın bu katı gerçekliğini. Dün bir kız çocuğuyla tanıştım, 3 yaşında, ismi Zümra. Küçük kızların o yaşlarda hayranlıklarını gizleyemeden sürekli etrafında dolandıkları bir ekolleri olur. Zümra için o bendim dün. Geldi gitti, saçıma dokundu, ojelerimi sevdi. O kocaman parlak gözlerinin buz mavisi akı, kendiminkilere bakıyor gibiydim. Öyle meraklı ve cesur ki. Aramızdaki sıcaklığı tarifleyemem ama diyalog şöyle gelişti:
-Kim sürdü bu ojeleri?
-Ben kendim sürdüm.
-Senin simli ojelerin mi var?
-Evet evde var, gelirsen sana da sürelim.
-Anneme söyleyim gelirim.
Koşarak annesine gitti, ifade aynen şu şekilde:
-Vera ablanın evinde simli ojeler var, çabuk gitmemiz lazım.
Sonra geldi kucağıma oturdu. saçlarıma doladı ellerini, ne kadar yumuşak dedi, evet güzelim seninki de öyle dedim. Evet benimki de öyle dedi güldü. Sonra baktım izliyor yüzümü, bir şey mi diyeceksin Zümra dedim, çok güzelsin Vera abla, ben de büyüyünce senin gibi olacağım, dedi. Orada içimde ılık bir sızı, ılık bir şefkat, benden de güzel olursun dedim öperken ama, içimden dedim ki yüzün güzel olsa ne güzelim bahtın güzel olsun, diyemedim tabi bunu, iki adam bulunca dert yanan teyzelerden olmak da var günün sonunda. Hem benim de bahtım güzel ne olmuş, herkes gömer sevdiğini bir zaman. O küçük kız çocuğu, tombul minicik elleriyle gözlerimin dolduğunu fark etti.
-Güzelsin diye mi ağlıyorsun?
-Hayır miniğim çok mutlu oldum söylediğine, ona duygulandım.
-Daha önce sana bunu diyen olmadı mı ki?
-Bilmem oldu herhalde, ama önemli olan içinin güzelliği.
-Akıllı olmam lazım.
-Evet sen çok akıllı bir kızsın.
-Oje sürmemem mi lazım akıllı olmak için?
-Kim dedi sana bunu?
-Oje kötü ama, tırnaklarım kopar çok sürersem.
-E az sürersin sen de.
-O zaman da güzel olur muyum?
-Evet hem de çok. Oje küçücük bir şey senin gözlerin çok güzel.
-Senin de gözlerin çok güzel
Bunu söylerken elini yüzümde gezdirdi. O minicik elleri Allah'ım, içimde ne buzlar eritti. Küçücük şimdi. Duygulandım, zor tutuyorum kendimi ağlamamak için. O cesur bakışları, kalbi dilinde soruları... Galiba böylesi saf bir şeyle en son ne zaman denk geldim diye düşünüp duygulandım. İçime ağır gelen duyguyu düşündüm. Bir sonraki kelimesini bile hesap etmeden konuşan zeki, ipek saçlı iri gözlü minik bir bebek. Kendisini de ispat etmek istiyor ama tabi, birlikte sildik bazı bardakları, yardım etmek istiyorum deyip aldı. Kaç yaşındasın dediğimde soruya hazırlıksız yakalanmış olacak ki;
-Ben kaç yaşındayım anne şimdi?
-Üç buçuk yaşındasın kızım.
-Ama hani geçmiştim üçü!
-Tamam işte kızım üç buçuk yaşındasın.
-Ama geçtim ben üç yaşımı. Biz en iyisi yaşımı sorarlarsa kırk diyelim(bu annesinin yaşı)
-Kimse kırk olmak istemez ama kızım
-Ben isterim.
Bu diyalog iki kere aynı şekilde tekrarlandı. Ne yaparsak yapalım onu üç buçuğun üçten büyük olduğuna ikna edemedik. Onun tek önemsediği de buydu. Üçü duyar duymaz öfkelendi. Sonra ben kısa bir balkona çıkıp girdim. Döndüğümde yine kucağıma oturup yüzümü sevdi. Üşümüş ellerin diyip eliyle ısıtmaya çalıştı, elimin yarısı etmez elleriyle. Öyle güzeldi ki. Çocuklar gerçekten sizi bir sebep olmadan seven inanılmaz yaratıklar. Bunu bir erkek yapsa günün sonunda sizi elde etmek istediğini bilirsiniz. Siz de tabi, kimseye sadece ısıtmak için sarılmazsınız. Ama çocuklar sarılır. Onlar işin sonunda onlara ne vereceğinizle ilgilenmezler. Tanrım, iyi ki varlar. Hayatın kendisi, hayatın içinden tüm neşeleri. Onlardan öğrenecek çok şeyim var. Yetişkin olduğumuzda şu pragma işini fazla kafaya takıyoruz anlaşılan. Yeterince yetişmemek ya da bu emin değilim.
Çorbam soğudu, ellerim soğudu. Sonra daha sıcak bir çift minik el, geldi ısıttı. Kalbim ısındı onun o parlak iri gözlerindeki merakla. Oradan ayrıldıktan sonra yalnızken çektim arabayı bir yere, hüngür hüngür ağladım. Kalbim ısındı, aktı. Telaşa gerek yoktu. Tanrı katı benliğimizi eriten sıcak ajanlar yollasın önümüze. Böyle anlar, yaşamın kendisini hissettirmesi esasında. Saatlerce ağladıktan sonra gelen ferahlama gibisi yoktur. Bu his uzun bir nefesle kendini uykuya teslim eder. Başta acıdan ağladığını sanırsın. Annem der ki hep, "Ağla yavrum, ağla da zehrin aksın." Akan zehir mi, ısınan kalp mi bilinmez. Ama hayat akıştır dediklerinden, zannedersem ânın keyfiyle erdiğin hal, cesaretle yüzleşirsen kalbin içinde bâki kalır.
Şükürle
No comments:
Post a Comment