Sunday, 14 December 2025

Hayat ve Monizm

Selamlar,

Kitabın ortasından konuşacağımız bir konu ile başbaşayız bugün haftalık yazımızda. Sıfır noktasının olmayışıyla başlayacağız, "yok"luğun gerçek olmadığı ile. Sıfır ile bir'in bir insanın gündelik eylemlerini kolaylaştırma icadı olup hayatta nasıl da hiç çalışmadığı ile. Yokluk, yani hiç'lik, insan için konuşurken üzerine dikkatle yaklaşmamız gereken bir olgu. Var olduğun müddetçe, yaşamda yer bulduğun müddetçe "Var"sındır ve bu varlık zihnin çeperlerine sığmaz ihtimallerin her birini mümkün kılacak kadar geniştir. Siyah ya da beyazın birbirinin tersi değil, yalnızca grinin bir tonu olduğunu düşünmek gibi. İkilikler üzerinden okuduğumuz bu uzun edebiyat geçmişinde insan aklının bir kolaylaştırması ancak özünde yanılsaması. Dini metinlerde daha belirgin gördüğümüz bir durum hali hazırda, cennet ve Tanrı'nın karşısında cehennem ve şeytan, tüm varoluşu da bu çerçevede şekillendiren düalizm. Oysa İslam inancının özünde bu ikilik olmaz, "Allah güzeldir, güzeli sever." Çünkü şeytan, ona verilmiş görevin icracısı bir melektir. Adem'e isyanında Tanrı'nın dengi bir kötülük ilahı olmaz, yalnızca başka bir rolünü oynar. Adem, çeşitli dini kaynaklarda bir ceza'nın takibi ile dünyaya sürgün edilse de aslında "Cennet'ten indirilir." Herkes kendisine biçilmiş rolün devamında, geldiği tek öz'ün(Tanrı'nın) farklı temsilleriyle yer yüzünde dolaşır. Her birimizin yaşamı ve seçimleri, bir spektrumda kendisini var eder ve o varlığın tükenmesine değin o değerler gider, gelir. Hayatı böyle düşününce ne zafer ne kayıp olur, yalnızca yaşam kalır geriye. Nietzsche'nin "Amor Fati"si ile Stoacı felsefenin "Olacak olan doğrudur." önermesinde olduğu gibi. Nedir bu yaşamı tekliğin altında toplama hevesi derseniz, insan geldiği "öz"e öykünmektedir diyebiliriz belki. Marcus Aurelius der ki, "Olan her şey doğrudur.", bu demektir ki olmuş, hali hazırda olan ve olacak olan her şey "aklın yahut doğanın" çevresindedir ve doğrudur. İbn Arabî ise şöyle tarifler;
“Vuku bulan, mümkün olanın en iyisidir.” 

Nietzsche'den İbn Arabî'ye, Stoa'dan Tasavvuf'a uzanan bu uzun omurgada gördüğümüz en hakiki bilgidir bu: "Hayatın doğrusu ya da yanlışı yoktur." İnsan tamamıyla iyi ya da kötü olamaz. İçimde hissettiğim her his, her duygu, kendine meşruiyet kazandıracak sebepler bulur, her birinin de hakkı vardır. Böyle anlatınca her şey denk düşer, küçük bir nüansla. Hayat bana sorarsanız bir varlık yokluk meselesi değil, bir "daha" meselesidir. İleriye yürüdüğünüz ince bir spektrum, bulanıklığı merkezine doğru gittikçe netleşen o tatlı fotoğraf karesi. Hayal edin ki bir sonu yok, hayal edin ki limit yok. 

Yaşama böyle bakınca, bir derece, bir milim bile ilerlesem içimde, çok yol gelmiş olurum. Yolun sonu yok diye, daha başındayım ya da daha başlamadım diyemem. Varlığım, nefesin devir ettiği bu vücut içerisinde oldukça, her hal mümkündür ve ben bunu bilerek yürürüm. O yüzdendir ki "kalp (قلب)" Arapça kökeniyle "sürekli hâl değiştiren, dönüşen şey" demektir. Ruhum bir değişimin esiridir. Yokluktan yalnızca Tanrı var eder, mevcut olan her şey "Var"ın bir dönüşümüdür. Böyleyse en çirkin haller veyahut en büyük günahlar bile iyi olanın içerisinde zerresiyle mevcuttur ve açığa çıkması mümkündür. Bunu bilmek kibrinizden sizi sıyırır. En sefil hallerdeki durumlarınızın, acıyarak ya da kötüleyerek baktığınız o insanların bile o "Var olma spekturumunda" iyi olacağı, hatta ve hatta sizden her konuda "Daha" olacağı ihtimaller mevcuttur. Böyle bakınca kimseyi kınayamazsınız, kimseye öfke duymazsınız, kimseye büyük hayranlıklar beslemez, kimselere tapmazsınız. Milim milim tırmandığım halatımı elimden kaçırabilirim, metrelerce geriye gidebilirim. Ne başı ne de sonu yoksa ipin, neresinde olduğunu nereden bilebilirsin ki? Hayat bir ikilik değil, tekilliğin içindeki "daha", bir belirsizlik meselesidir. Bu yüzden bilgisayarlar 0-1 sistemiyle çalışır ve onlar kesinlik isterken hayat yalnızca o ikisinin arasındaki uzun salınımdır.

Çok sarıldım.


No comments:

Post a Comment